Sude
New member
80 Günde Dünya Turu: Bir Bahsin Ardında Saklanan Özgürlük, Cesaret ve İnsan Hikâyeleri
Bazen bir kitap okursunuz ve kendinizi yalnızca sayfaların arasında değil, hiç gitmediğiniz ülkelerin sokaklarında, tanımadığınız insanların hayatlarında ve kendi düşüncelerinizin en kuytu köşelerinde bulursunuz. Jules Verne’in 80 Günde Dünya Turu kitabını okurken bende uyandırdığı duygu tam olarak buydu. İlk bakışta yalnızca dünyayı seksen günde dolaşmayı amaçlayan bir adamın macerası gibi görünen bu eser, aslında zamanın, paranın, teknolojinin, toplumsal kuralların ve insan ilişkilerinin birbirine nasıl bağlandığını gösteren etkileyici bir yolculuk.
Peki, sizce bir insanın gerçek başarısı verdiği sözü tutması mıdır, yoksa yol boyunca öğrendikleriyle değişebilmesi mi? Phileas Fogg'un hikâyesi, bu soruyu kitabın ilk sayfasından sonuna kadar zihnimizde canlı tutuyor. Gelin, bu unutulmaz yolculuğa yalnızca bir macera olarak değil, insanı ve dünyayı anlamaya çalışan bir hikâye olarak birlikte bakalım.
1. BÖLÜM: LONDRA'DA BAŞLAYAN İNANILMAZ BİR BAHİS
Hikâyemiz, 1872 yılının Londra'sında başlıyor. Şehir, Sanayi Devrimi'nin etkilerini derinden hissediyor. Buharlı trenler uzaklıkları kısaltıyor, gemiler kıtalar arasında düzenli seferler yapıyor, telgraf haberlerin okyanusları aşmasını sağlıyor. İnsanlık, daha önce haftalar hatta aylar süren yolculukları çok daha kısa sürede gerçekleştirebileceğini keşfediyor.
Ancak teknolojideki bu ilerleme, insanların düşünme biçimlerini de değiştiriyor. Zaman artık yalnızca yaşanan bir şey değil, hesaplanan ve ekonomik değeri bulunan bir kaynak hâline geliyor.
İşte tam bu dönemde karşımıza Phileas Fogg çıkıyor.
Fogg, son derece düzenli yaşayan, dakikliğiyle tanınan, duygularını kolay kolay belli etmeyen ve hayatını kesin kurallar üzerine kurmuş bir İngiliz beyefendisidir. Her gün aynı saatlerde hareket eder, işlerini belirli bir düzene göre yürütür ve beklenmedik durumları mümkün olduğunca önceden hesaplamaya çalışır.
Bir gün Reform Kulübü'nde arkadaşlarıyla yaptığı sohbet, hayatını tamamen değiştirecek bir tartışmaya dönüşür. Dünyanın gelişen ulaşım ağları sayesinde seksen günde dolaşılabileceği iddia edilir. Fogg, bunun yalnızca teorik bir ihtimal olmadığını, hesaplanarak gerçekleştirilebilecek bir hedef olduğunu savunur.
Tartışma büyür ve sonunda Fogg, seksen gün içinde dünya turunu tamamlayabileceğine dair büyük bir bahse girer.
Bahsin miktarı yüksektir. Üstelik Fogg'un başarısız olması durumunda kaybedeceği yalnızca para değildir; çevresindeki insanların gözündeki güvenilirliği ve kendi kurduğu düzen de tehlikeye girecektir.
Fogg için mesele, korkusuzca bilinmeze atılmaktan çok, imkânsız görünen bir hedefi doğru planlamayla gerçekleştirmektir.
Burada size küçük bir soru sormak istiyorum: Siz olsaydınız, hayatınızı altüst edebilecek kadar büyük bir bahse girer miydiniz? Yoksa önce bütün ihtimalleri hesaplamayı mı tercih ederdiniz?
Fogg'un hikâyesi, cesaretin her zaman düşünmeden harekete geçmek anlamına gelmediğini hatırlatıyor. Bazen cesaret, bütün riskleri görüp yine de kararının arkasında durabilmektir.
2. BÖLÜM: PASPARTU VE BİRBİRİNDEN FARKLI İKİ KARAKTER
Fogg'un yanında yolculuğa çıkan kişi, yeni işe başlamış Fransız uşağı Jean Passepartout'dur. Türkçeye yapılan farklı çevirilerde adı Paspartu olarak da yazılır.
Paspartu, efendisi kadar hesapçı değildir. Hayatı yalnızca saatler ve planlar üzerinden değerlendirmez. Daha hareketli, meraklı ve insani ilişkiler konusunda daha içten bir karakterdir. Uzun süredir düzenli bir hayat kurmak istemiştir; ancak kendisini bir anda dünyanın dört bir yanına uzanan bir maceranın içinde bulur.
İlk bakışta Fogg ile Paspartu birbirine tamamen zıt görünür. Biri hesap yapar, diğeri çevresinde olup bitenlere tepki verir. Biri programın dışına çıkmak istemez, diğeri beklenmedik olayların içine sürüklenir.
Fakat yolculuk ilerledikçe bu farklılıkların bir zayıflık değil, birbirini tamamlayan özellikler olduğu anlaşılır.
Fogg, zaman kaybını önlemek için ulaşım seçeneklerini karşılaştırabilir, alternatif güzergâhlar belirleyebilir ve bir engel karşısında hızlıca yeni bir plan oluşturabilir. Paspartu ise yolculuk sırasında karşılaştıkları insanların davranışlarını, korkularını ve ihtiyaçlarını daha doğal biçimde fark eder. Onun merakı, Fogg'un yalnızca ulaşılması gereken hedef olarak gördüğü yerleri yaşayan dünyalara dönüştürür.
Burada önemli bir ayrıntı var: Fogg'un stratejik olması onun duygusuz olduğu, Paspartu'nun daha sıcak olması da düşünmeden hareket ettiği anlamına gelmez. Her ikisinin de güçlü ve zayıf yanları vardır.
Bir sorunu çözmek için bazen hesap yapmak, bazen de karşınızdaki insanın neden öyle davrandığını anlamak gerekir. İyi bir karar, çoğu zaman bu iki yaklaşımın birleştiği yerde ortaya çıkar.
Günlük hayatta da böyle değil mi? Bir ekipte yalnızca plan yapanlar varsa insanların ihtiyaçları gözden kaçabilir. Herkes yalnızca duygularına göre hareket ederse de ortak hedeflere ulaşmak zorlaşabilir.
Fogg ile Paspartu'nun yolculuğu, farklı karakterlerin birbirini değiştirmeden de birlikte başarılı olabileceğini gösterir.
3. BÖLÜM: HİNDİSTAN YOLUNDA, HARİTALARIN GÖSTERMEDİĞİ GERÇEKLER
Yolculuk başladığında Fogg'un karşısındaki ilk büyük sorun, hesaplamaların gerçek dünyada her zaman kusursuz işlememesidir.
Londra'dan hareket eden ikili, Avrupa üzerinden Akdeniz'e, Süveyş Kanalı'na ve Hindistan'a uzanan bir güzergâh izler. Buharlı gemiler ve trenler yolculuğu hızlandırsa da her ulaşım ağı aynı ölçüde gelişmiş değildir. Sefer saatleri, demir yolu bağlantıları ve coğrafi engeller, planların sürekli yeniden değerlendirilmesini gerektirir.
Burada romanın tarihsel yönü ortaya çıkar. Jules Verne, 1872 yılında yayımlanan eserinde, kendi döneminin ulaşım teknolojilerinden ve küresel ticaret ağlarından yararlanır. Süveyş Kanalı 1869'da açılmıştır ve Avrupa ile Asya arasındaki deniz ulaşımını önemli ölçüde kolaylaştırmıştır. Demir yollarının genişlemesi de seyahatin anlamını değiştirmektedir.
Daha önce uzaklık, yalnızca haritada ölçülen kilometrelerden ibaret değildir; yolun güvenliği, hava koşulları, hayvanların dayanıklılığı ve konaklama imkânlarıyla belirlenir. Yeni ulaşım sistemleri bu engellerin bir bölümünü azaltırken insanları saatlere ve tarifelere daha bağımlı hâle getirir.
Fogg'un hesapları, Hindistan'da tren yolunun kesintiye uğradığını öğrenmesiyle sınanır. Demir yolu hattı, planladığı güzergâhın tamamını kapsamaz. Artık önünde iki seçenek vardır: Ya programına bağlı kalıp kaybettiği zamanı telafi etmeye çalışacak ya da şartların değiştiğini kabul ederek yeni bir çözüm bulacaktır.
Fogg ikinci yolu seçer. Bir fil kiralayarak yolculuğuna devam etmeye karar verir.
Bu sahne, onun çözüm odaklı yaklaşımını açıkça ortaya koyar. Bir engelle karşılaştığında sorunu kişisel bir yenilgi olarak görmez; mevcut seçenekleri değerlendirir ve hedefe ulaşmanın başka bir yolunu arar.
Ancak Hindistan, romanın yalnızca bir ulaşım engeli sunduğu coğrafya değildir. Fogg ve Paspartu, burada toplumsal geleneklerle ve bireylerin hayatlarını etkileyen güç ilişkileriyle de karşılaşır.
Tam bu noktada yolculuklarının yönü değişir. İkili, Aouda adlı genç bir kadının hayatının tehlikede olduğunu öğrenir.
Aouda, zorla gerçekleştirilecek bir dinî tören bağlamında ölüm tehlikesiyle karşı karşıyadır. Fogg ve Paspartu, onu kurtarmak için harekete geçer.
Bu olay, kitabın önemli dönüm noktalarından biridir. Çünkü seksen günlük yarışın ortasında, zaman çizelgesinde bulunmayan bir insan hayatı belirir.
Fogg, yardım etmek için planını riske atar. Paspartu ise cesareti ve pratik becerileriyle kurtarma girişiminde önemli rol oynar.
Aouda'nın hikâyesi, romanın yazıldığı dönemin sömürgeci bakış açısını da düşünmeyi gerektirir. Eser, Hindistan'daki bir uygulamayı eleştirirken yerel toplumu çoğunlukla Avrupalı karakterlerin bakış açısından anlatır. Bu nedenle romanı okurken hem bireyi baskıdan kurtarma çabasını hem de Batılı anlatıcıların başka toplumları temsil etme biçimini birlikte değerlendirmek gerekir.
Bir kültürü anlamak, o kültürdeki her uygulamayı sorgusuzca kabul etmek değildir. Ancak bir uygulamayı eleştirirken o toplumun tamamını tek bir gelenekle tanımlamamak da önemlidir.
Sizce bir insanın hayatını kurtarmak için kendi hedefinizden vazgeçmek zorunda kalsaydınız ne yapardınız? Fogg'un kararı, başarıyı yalnızca varış saatiyle ölçmenin yeterli olup olmadığını sorgulatıyor.
4. BÖLÜM: AOUDA'NIN KATILIŞI VE GÖRÜNMEYEN EMEĞİN DEĞERİ
Aouda'nın kurtarılması, hikâyeye yeni bir karakter kazandırmanın ötesinde bir anlam taşır. Artık yolculuk yalnızca iki erkeğin hedefe ulaşma mücadelesi değildir. Üç farklı insanın kararları, beklentileri ve gelecek tasarıları aynı güzergâhta buluşur.
Aouda, başına gelen olayların edilgen bir figürü olarak kalmaz. Yolculuk boyunca çevresini gözlemler, insanlarla iletişim kurar ve kendi geleceği hakkında düşünür. Fogg'un düzenli yaşamına, Paspartu'nun hareketli kişiliğine ve karşılaştıkları insanların farklı tutumlarına tanıklık eder.
Onun varlığı, yolculuğun duygusal boyutunu belirginleştirir. Fogg'un başlangıçta kişisel bir bahis olarak gördüğü macera, zamanla insanların güvenliği, bağlılıkları ve birbirlerine karşı sorumluluklarıyla iç içe geçer.
Kadın karakterlerin empati ve ilişkisel düşünme becerileriyle öne çıkması, burada bir biyolojik ya da değişmez cinsiyet kuralı olarak değerlendirilmemelidir. Empati, kadınlara doğuştan ait bir özellik olmadığı gibi stratejik düşünme de yalnızca erkeklere özgü değildir. İnsanların toplumsal deneyimleri, yetiştirilme biçimleri ve kendilerine tanınan fırsatlar, hangi becerileri geliştirebildiklerini etkiler.
Aouda'nın katkısı, bu nedenle yalnızca şefkatli olmasıyla açıklanamaz. O, yaşadığı tehlikenin ardından yeni bir hayat kurmaya çalışan, kendi ihtiyaçları ve geleceği olan bir bireydir. Onun hikâyesini önemli kılan, başkalarının kararlarına bağımlı bir karakter olmaktan çıkıp yolculuğun anlamını değiştirmesidir.
Fogg da Aouda'yı kurtarma kararının ardından kendi düzeninin sınırlarıyla karşılaşır. Planlı olmak, her şeyi önceden kontrol etmek anlamına gelmez. Bazen en doğru karar, başlangıçta hesaba katılmamış bir sorumluluğu kabul etmektir.
Düşünsenize: Bir insanın hayatına dokunmak, kendi hedefinize ulaşmanızı geciktirebilir. Ancak bu gecikme, yolculuğunuzu daha anlamlı hâle de getirebilir. Her zaman en hızlı yolu seçmek, her zaman en doğru yolu seçmek midir?
5. BÖLÜM: MÜFETTİŞ FİX VE GÜVENİN KIRILGANLIĞI
Hikâyenin gerilimini artıran bir başka karakter de Dedektif Fix'tir.
Fix, İngiliz bankasından büyük miktarda para çalınmasıyla ilgili soruşturma yürütmektedir. Phileas Fogg'un beklenmedik bir zamanda yola çıkması ve yanında önemli miktarda para taşıması, onun dikkatini çeker. Fogg'un aranan soyguncu olabileceğinden şüphelenir ve onu takip etmeye başlar.
Fix'in düşünce biçimi, kendi içinde tutarlı bir mantığa dayanır. Elindeki işaretleri değerlendirir, şüphelisini izler ve onu yakalamak için fırsat kollamaya çalışır. Ancak temel bir sorunu vardır: Bir ihtimali giderek kesin bir gerçek gibi görmeye başlar.
Böylece yolculuk, yalnızca mesafelerle ve ulaşım araçlarıyla verilen bir mücadele olmaktan çıkar. Yanlış bir varsayımın insanları nasıl etkileyebileceğini de gösterir.
Fix'in durumu günümüz için de tanıdıktır. Bir insan hakkında eksik bilgiyle karar verdiğimizde, sonraki davranışlarını ilk şüphemizi doğrulayacak şekilde yorumlayabiliriz. Buna karşılık, gerçekleri dikkatle incelemek bazen kendi düşüncemizi değiştirmeyi gerektirir.
Fogg'un stratejik davranması Fix'in şüphesini daha da artırır. Oysa bir insanın düzenli, ketum veya kararlı olması tek başına suçlu olduğunu göstermez.
Burada erkek karakterlerin stratejik yaklaşımı da farklı biçimlerde ortaya çıkar. Fogg planlarını hedefe ulaşmak için kullanırken Fix aynı yeteneği bir şüpheyi doğrulamak amacıyla kullanır. İkisi de hesap yapar; ancak amaçları ve varsayımları farklı olduğu için sonuçları da farklılaşır.
Demek ki strateji tek başına yeterli değildir. Doğru strateji için güvenilir bilgi, eleştirel düşünme ve gerektiğinde yanıldığını kabul edebilme cesareti gerekir.
Forumda bu bölüm üzerine konuşurken şu soruyu sormak isterim: Bir insanın davranışlarını değerlendirirken ne kadarını gerçekten gözlemliyor, ne kadarını kendi beklentilerimizle tamamlıyoruz?
6. BÖLÜM: OKYANUSLAR, GECİKMELER VE İNSAN İRADESİ
Fogg, Paspartu ve Aouda; Hindistan'dan sonra Hong Kong, Japonya ve Amerika üzerinden yolculuklarını sürdürürler. Her yeni durak, planın yeniden sınanması demektir.
Gemiler bazen beklenenden erken hareket eder, bazen gecikir. Trenler, hava koşulları ve beklenmedik olaylar yolcuların bütün hesaplarını altüst edebilir. Fogg, karşılaştığı sorunlara mümkün olduğunca soğukkanlı yaklaşır. Ulaşım seçeneklerini değerlendirir, kaybedilen zamanı telafi etmeye çalışır ve yolculuğun devamını sağlayacak çözümler arar.
Paspartu ise bu hareketli dünyada kendi deneyimleriyle gelişir. Başlangıçta yalnızca düzenli bir işe sahip olmak isteyen bir adamken artık belirsizliklerle karşılaşmayı öğrenmiştir. Her sorunun önceden tahmin edilemeyeceğini, bazen insanın olayların içinde hareket ederek çözüm bulması gerektiğini keşfeder.
Aouda da yolculuk boyunca güven duygusunu yeniden inşa eder. Onun açısından dünyanın farklı bölgelerini görmek, yalnızca coğrafi bir deneyim değildir. Kendi hayatının bundan sonra nasıl şekilleneceğini düşünme fırsatıdır.
Üç karakterin aynı olaylara farklı tepkiler vermesi, hikâyeyi canlı tutar. Fogg bir sonraki bağlantıyı hesaplar. Paspartu çevresindeki koşullara uyum sağlar. Aouda ise kararların insanlar üzerindeki etkisini ve birlikte yol almanın anlamını görünür kılar.
Bu farklılıklar birbirlerine karşıt olmak zorunda değildir. Bir ekip, hedefini belirlemek için stratejiye, değişen koşullara uyum sağlamak için pratik zekâya ve birlikte hareket edebilmek için güvene ihtiyaç duyar.
Romanın toplumsal arka planında ise 19. yüzyılın küreselleşen dünyası vardır. Buharlı gemiler, demir yolları ve telgraf, uzak bölgeleri daha sıkı biçimde birbirine bağlamaktadır. Ticaret hızlanırken sermaye, mal ve insan hareketliliği de yeni biçimler kazanmaktadır.
Bununla birlikte, dünyayı dolaşma imkânı herkese eşit biçimde açık değildir. Fogg'un yolculuğu, önemli miktarda paraya, ulaşım araçlarına ve toplumsal ayrıcalıklara erişebilen bir kişinin deneyimidir. Onun için mesafeler aşılması gereken engellerdir; başka insanlar içinse aynı mesafeler ekonomik güçlükler, sınırlandırılmış hareket özgürlüğü veya sömürge yönetimlerinin baskısı anlamına gelebilir.
Bu açıdan bakıldığında, roman yalnızca teknolojinin insanı özgürleştirmesini anlatmaz. Aynı zamanda şu soruyu da gündeme getirir: Yeni imkânlardan kimler yararlanabiliyor, kimler bu imkânların dışında kalıyor?
7. BÖLÜM: AMERİKA'DA ZAMANLA YARIŞMAK
Amerika kıtasına ulaştıklarında Fogg ve arkadaşlarının önünde hâlâ aşılması gereken büyük mesafeler vardır. Kıta boyunca ilerlemek, farklı ulaşım ağlarını kullanmak ve deniz yolculuğuna yetişmek zorundadırlar.
Fogg'un dikkatli hesapları burada yeniden önem kazanır. Her dakika değerlidir. Gecikmeler, başlangıçta küçük görünse bile yolculuğun sonunda büyük bir kayba dönüşebilir.
Ancak Paspartu'nun başına gelen olaylar, planların insan iradesinden bağımsız biçimde gelişebileceğini gösterir. Yolculuk sırasında yaşanan tehlikeler, grubun birlikte hareket etmesini ve birbirlerine güvenmesini gerektirir.
Fogg'un kararlılığı, böyle zamanlarda en belirgin özelliğine dönüşür. O, engeller karşısında kolayca vazgeçmez. Fakat kararlılığının asıl anlamı, her şeyi tek başına başarabilmesinde değil, değişen koşullar karşısında hedefinden kopmadan hareket edebilmesindedir.
Yolculuğun başında Fogg'u neredeyse bir makine gibi algılamak mümkündür. Dakik, mesafeli ve duygularını belli etmeyen bir adamdır. Ancak Aouda ile kurduğu bağ ve arkadaşlarının yaşadığı tehlikeler, onun davranışlarını başka bir açıdan görmemizi sağlar.
İnsan, yalnızca başardığı işlerle tanımlanamaz. Nasıl karar verdiği, başkalarına nasıl davrandığı ve zor zamanlarda hangi değerleri koruduğu da önemlidir.
Fogg'un hikâyesi burada kişisel başarı ile insani sorumluluk arasındaki ilişkiyi yeniden düşündürür. Bazen en zor hedef, varış noktasına zamanında ulaşmak değil, oraya giderken kendinizden ödün vermemektir.
8. BÖLÜM: LONDRA'YA DÖNÜŞ VE KAYBEDİLDİĞİ SANILAN YARIŞ
Uzun yolculuğun ardından Fogg, Paspartu ve Aouda İngiltere'ye yaklaşırlar. Fogg'un bahsi kazanabilmesi için belirlenen süre içinde kulübe ulaşması gerekir.
Ancak Dedektif Fix'in müdahalesi işleri daha da karmaşıklaştırır. Fogg, Londra'ya ulaştığında tutuklanır ve zaman kaybeder. Sonrasında yanlış şüphelerin ortadan kalkmasıyla serbest bırakılır; fakat bahsi kazanmak için gereken sürenin geçtiğini düşündüğü için büyük bir yenilgi yaşadığını sanır.
Fogg'un bütün hesapları boşa çıkmış gibi görünür. Dünyayı dolaşmış, karşısına çıkan engelleri aşmış, büyük riskler almış ve sonunda hedefini birkaç dakika farkla kaybettiğini düşünmüştür.
İşte bu noktada romanın en etkileyici sürprizlerinden biri ortaya çıkar.
Fogg ve arkadaşları doğuya doğru ilerleyerek dünyayı dolaşmışlardır. Ancak farklı bölgelerin yerel saatleri ve zaman dilimleri arasındaki farklar, yolculuğun sonunda belirleyici olur. Dünya çevresinde doğuya doğru ilerledikleri için takvim hesabında bir gün kazandıklarını fark ederler. Böylece Fogg, sandığının aksine, bahsi kazanmak için hâlâ zamanında yetişebilir.
Bu son, yalnızca zekice kurulmuş bir olay örgüsü değildir. Aynı zamanda insanın kendi bakış açısının sınırlarını gösterir. Fogg, yol boyunca mesafeleri ve saatleri hesaplamış olsa da dünyanın tamamını dolaşmanın zaman üzerindeki etkisini başlangıçta hesaba katamamıştır.
Bazen bütün verileri bildiğimizi düşünürüz, fakat sorunu yanlış çerçeveden değerlendirdiğimiz için sonucu göremeyiz. Çözüm, her zaman daha fazla hesap yapmakta değil, problemi başka bir açıdan ele almakta olabilir.
Üstelik Fogg'un kazandığı şey yalnızca bahsin parası değildir. Yolculuk sayesinde Aouda ile arasında bir bağ kurulmuş, Paspartu ile ilişkisi derinleşmiş ve kendi hayatına bakışı değişmiştir.
Başlangıçta zamanını neredeyse mekanik bir düzen içinde geçiren Fogg, yolculuğun sonunda insan ilişkilerinin de hayatın değerini belirlediğini görür.
Romanın finali, maddi kazanç ile insani kazanım arasında anlamlı bir karşılaştırma kurar. Fogg bahsi kazanmak için yola çıkmıştır; ancak yolculuk ona parayla ölçülemeyen bir deneyim de kazandırmıştır.
9. BÖLÜM: 80 GÜNDE DÜNYA TURU'NUN GÜNÜMÜZDEKİ ANLAMI
Jules Verne'in eseri, 19. yüzyılın teknolojik iyimserliğini ve dünyayı keşfetme arzusunu yansıtır. Bununla birlikte, günümüz okurları için romanda daha farklı sorular da vardır.
Bugün kıtalar arasında uçaklarla seyahat edebiliyor, dünyanın öbür ucundaki bir insanla saniyeler içinde iletişim kurabiliyoruz. Haritalar telefonlarımızda, ulaşım seçenekleri ekranlarımızda, hava durumu tahminleri ise elimizin altında. Buna rağmen planlarımız hâlâ aksayabiliyor; teknoloji arttıkça hayatın bütün belirsizliklerini kontrol edebildiğimiz söylenemiyor.
Fogg'un hikâyesi bu nedenle güncelliğini koruyor. Plan yapmak önemlidir, ancak planın değişmesi başarısız olduğumuz anlamına gelmez. Hedeflerimize ulaşmaya çalışırken karşımıza çıkan insanların ihtiyaçlarını görmek de en az hedefin kendisi kadar önemlidir.
Romanın toplumsal yönünü değerlendirirken sömürgecilik meselesini, dönemin sınıfsal ayrıcalıklarını ve farklı kültürlerin Avrupalı bir bakış açısından sunulmasını da göz önünde bulundurmak gerekir. Eser, dünyanın ulaşım ağları sayesinde küçülmesini heyecan verici bir gelişme olarak anlatırken bu ağların arkasındaki eşitsizlikleri her zaman aynı derinlikte ele almaz.
Bu durum, kitabı değersizleştirmek yerine daha bilinçli okumamızı sağlar. Klasik eserler yalnızca kendi dönemlerinin düşüncelerini yansıtmaz; bugün hangi fikirleri sorgulamamız gerektiğini de gösterebilir.
Karakterler açısından baktığımızda da tek bir doğru kişilik tipiyle karşılaşmayız. Fogg'un planlama becerisi, Paspartu'nun uyum sağlama yeteneği ve Aouda'nın kendi geleceğini kurma çabası, farklı güçlerin bir araya geldiğinde nasıl anlamlı sonuçlar doğurabileceğini gösterir.
Buradan çıkarılabilecek önemli derslerden biri şudur: Strateji ile empati, akıl ile duygu, hedef ile sorumluluk birbirinin düşmanı değildir. Bir insan hem kararlı hem duyarlı, hem planlı hem esnek olabilir. Başarı, çoğu zaman bu özellikler arasında doğru dengeyi kurabilmekten doğar.
10. BÖLÜM: SİZ OLSAYDINIZ BU YOLCULUĞA ÇIKAR MIYDINIZ?
80 Günde Dünya Turu, yüzeyde büyük bir bahsin etrafında şekillenen macera romanıdır. Phileas Fogg'un dünyayı seksen günde dolaşma hedefi, okuru farklı kıtalara, tehlikelere ve beklenmedik olaylara taşır. Ancak hikâyenin gerçek gücü, yalnızca yolculuğun sonunda kimin kazanacağında değildir.
Fogg'un planları bize kararlılığı, Paspartu'nun davranışları uyum sağlamayı, Aouda'nın hikâyesi ise insanların hayatlarının birer zaman çizelgesinden ibaret olmadığını hatırlatır. Fix'in şüpheleri de eksik bilgiyle verilen kararların ne kadar yanıltıcı olabileceğini gösterir.
Bu karakterlerin her biri, insanın dünyayı farklı biçimlerde anlamlandırdığını ortaya koyar. Kimimiz bir hedef belirleyip adım adım ilerleriz. Kimimiz yol boyunca karşılaştığımız insanlardan ve deneyimlerden öğreniriz. Kimimiz de başkalarının hayatlarına dokunarak kendi yaşamımızın anlamını yeniden keşfederiz.
Belki de bu kitabı yıllar sonra bile okunmaya değer kılan şey budur. Dünya ne kadar küçülürse küçülsün, insanın karşısındaki belirsizlikler tamamen ortadan kalkmaz. Teknoloji mesafeleri kısaltabilir, ancak güveni, sevgiyi ve doğru karar verme sorumluluğunu bizim yerimize üstlenemez.
Şimdi sözü sizlere bırakmak istiyorum:
- Phileas Fogg'un yerinde olsaydınız, seksen günlük yolculuğunuz sırasında bir insanı kurtarmak için bahsinizi riske atar mıydınız?
- Sizce Fogg'un en büyük başarısı nedir? Bahsi kazanması mı, yoksa yolculuk boyunca değişen öncelikleri mi?
- Paspartu'nun Fogg'dan farklı yaklaşımı, sizce yolculuğun başarısına nasıl katkıda bulunuyor?
- Aouda'nın hikâyesini, bireysel özgürlük ve toplumsal gelenekler açısından nasıl değerlendiriyorsunuz?
- Romanın sömürgecilik ve sınıfsal ayrıcalıklarla ilişkisi, eseri bugün okuma biçimimizi değiştirmeli mi?
Bence bu kitabın en güçlü mesajı, hayatın yalnızca varılacak yerden ibaret olmadığıdır. Bazen en iyi plan, gerektiğinde değiştirilebilen plandır. Bazen en büyük kazanım, hesaplarımızda görünmeyen bir insanın hayatına dokunmaktır. Ve bazen kendimizi en iyi tanıdığımız an, her şeyin kontrolümüzde olduğunu sandığımız bir yolculukta beklenmedik bir olayla karşılaştığımız andır.
Belki de asıl soru şudur: Hayatınızın sonunda geriye dönüp baktığınızda, yalnızca kaç günde nereye ulaştığınızı mı hatırlamak istersiniz, yoksa yol boyunca kim olduğunuzu da değiştiren insanları ve deneyimleri mi?
KAYNAKÇA VE OKUMA NOTU
- Jules Verne, Le Tour du monde en quatre-vingts jours (1873). Romanın özgün Fransızca metni ve farklı çevirileri, olay örgüsünü ve karakterleri karşılaştırmak için temel kaynaklardır.
- Encyclopaedia Britannica, “Jules Verne.” Yazarın yaşamı, edebî kariyeri ve bilimsel gelişmelerle ilişkisi hakkında genel başvuru kaynağıdır.
- Encyclopaedia Britannica, “Suez Canal.” 1869'da açılan kanalın tarihsel ve ticari önemi hakkında başvuru kaynağıdır.
Not: Romanın farklı Türkçe çevirilerinde karakter adları ve bazı ifadeler değişebilir. Ayrıca Hindistan'daki toplumsal uygulamaların ele alınışı, eserin yazıldığı dönemin Avrupamerkezci bakışı dikkate alınarak değerlendirilmelidir.
Bazen bir kitap okursunuz ve kendinizi yalnızca sayfaların arasında değil, hiç gitmediğiniz ülkelerin sokaklarında, tanımadığınız insanların hayatlarında ve kendi düşüncelerinizin en kuytu köşelerinde bulursunuz. Jules Verne’in 80 Günde Dünya Turu kitabını okurken bende uyandırdığı duygu tam olarak buydu. İlk bakışta yalnızca dünyayı seksen günde dolaşmayı amaçlayan bir adamın macerası gibi görünen bu eser, aslında zamanın, paranın, teknolojinin, toplumsal kuralların ve insan ilişkilerinin birbirine nasıl bağlandığını gösteren etkileyici bir yolculuk.
Peki, sizce bir insanın gerçek başarısı verdiği sözü tutması mıdır, yoksa yol boyunca öğrendikleriyle değişebilmesi mi? Phileas Fogg'un hikâyesi, bu soruyu kitabın ilk sayfasından sonuna kadar zihnimizde canlı tutuyor. Gelin, bu unutulmaz yolculuğa yalnızca bir macera olarak değil, insanı ve dünyayı anlamaya çalışan bir hikâye olarak birlikte bakalım.
1. BÖLÜM: LONDRA'DA BAŞLAYAN İNANILMAZ BİR BAHİS
Hikâyemiz, 1872 yılının Londra'sında başlıyor. Şehir, Sanayi Devrimi'nin etkilerini derinden hissediyor. Buharlı trenler uzaklıkları kısaltıyor, gemiler kıtalar arasında düzenli seferler yapıyor, telgraf haberlerin okyanusları aşmasını sağlıyor. İnsanlık, daha önce haftalar hatta aylar süren yolculukları çok daha kısa sürede gerçekleştirebileceğini keşfediyor.
Ancak teknolojideki bu ilerleme, insanların düşünme biçimlerini de değiştiriyor. Zaman artık yalnızca yaşanan bir şey değil, hesaplanan ve ekonomik değeri bulunan bir kaynak hâline geliyor.
İşte tam bu dönemde karşımıza Phileas Fogg çıkıyor.
Fogg, son derece düzenli yaşayan, dakikliğiyle tanınan, duygularını kolay kolay belli etmeyen ve hayatını kesin kurallar üzerine kurmuş bir İngiliz beyefendisidir. Her gün aynı saatlerde hareket eder, işlerini belirli bir düzene göre yürütür ve beklenmedik durumları mümkün olduğunca önceden hesaplamaya çalışır.
Bir gün Reform Kulübü'nde arkadaşlarıyla yaptığı sohbet, hayatını tamamen değiştirecek bir tartışmaya dönüşür. Dünyanın gelişen ulaşım ağları sayesinde seksen günde dolaşılabileceği iddia edilir. Fogg, bunun yalnızca teorik bir ihtimal olmadığını, hesaplanarak gerçekleştirilebilecek bir hedef olduğunu savunur.
Tartışma büyür ve sonunda Fogg, seksen gün içinde dünya turunu tamamlayabileceğine dair büyük bir bahse girer.
Bahsin miktarı yüksektir. Üstelik Fogg'un başarısız olması durumunda kaybedeceği yalnızca para değildir; çevresindeki insanların gözündeki güvenilirliği ve kendi kurduğu düzen de tehlikeye girecektir.
Fogg için mesele, korkusuzca bilinmeze atılmaktan çok, imkânsız görünen bir hedefi doğru planlamayla gerçekleştirmektir.
Burada size küçük bir soru sormak istiyorum: Siz olsaydınız, hayatınızı altüst edebilecek kadar büyük bir bahse girer miydiniz? Yoksa önce bütün ihtimalleri hesaplamayı mı tercih ederdiniz?
Fogg'un hikâyesi, cesaretin her zaman düşünmeden harekete geçmek anlamına gelmediğini hatırlatıyor. Bazen cesaret, bütün riskleri görüp yine de kararının arkasında durabilmektir.
2. BÖLÜM: PASPARTU VE BİRBİRİNDEN FARKLI İKİ KARAKTER
Fogg'un yanında yolculuğa çıkan kişi, yeni işe başlamış Fransız uşağı Jean Passepartout'dur. Türkçeye yapılan farklı çevirilerde adı Paspartu olarak da yazılır.
Paspartu, efendisi kadar hesapçı değildir. Hayatı yalnızca saatler ve planlar üzerinden değerlendirmez. Daha hareketli, meraklı ve insani ilişkiler konusunda daha içten bir karakterdir. Uzun süredir düzenli bir hayat kurmak istemiştir; ancak kendisini bir anda dünyanın dört bir yanına uzanan bir maceranın içinde bulur.
İlk bakışta Fogg ile Paspartu birbirine tamamen zıt görünür. Biri hesap yapar, diğeri çevresinde olup bitenlere tepki verir. Biri programın dışına çıkmak istemez, diğeri beklenmedik olayların içine sürüklenir.
Fakat yolculuk ilerledikçe bu farklılıkların bir zayıflık değil, birbirini tamamlayan özellikler olduğu anlaşılır.
Fogg, zaman kaybını önlemek için ulaşım seçeneklerini karşılaştırabilir, alternatif güzergâhlar belirleyebilir ve bir engel karşısında hızlıca yeni bir plan oluşturabilir. Paspartu ise yolculuk sırasında karşılaştıkları insanların davranışlarını, korkularını ve ihtiyaçlarını daha doğal biçimde fark eder. Onun merakı, Fogg'un yalnızca ulaşılması gereken hedef olarak gördüğü yerleri yaşayan dünyalara dönüştürür.
Burada önemli bir ayrıntı var: Fogg'un stratejik olması onun duygusuz olduğu, Paspartu'nun daha sıcak olması da düşünmeden hareket ettiği anlamına gelmez. Her ikisinin de güçlü ve zayıf yanları vardır.
Bir sorunu çözmek için bazen hesap yapmak, bazen de karşınızdaki insanın neden öyle davrandığını anlamak gerekir. İyi bir karar, çoğu zaman bu iki yaklaşımın birleştiği yerde ortaya çıkar.
Günlük hayatta da böyle değil mi? Bir ekipte yalnızca plan yapanlar varsa insanların ihtiyaçları gözden kaçabilir. Herkes yalnızca duygularına göre hareket ederse de ortak hedeflere ulaşmak zorlaşabilir.
Fogg ile Paspartu'nun yolculuğu, farklı karakterlerin birbirini değiştirmeden de birlikte başarılı olabileceğini gösterir.
3. BÖLÜM: HİNDİSTAN YOLUNDA, HARİTALARIN GÖSTERMEDİĞİ GERÇEKLER
Yolculuk başladığında Fogg'un karşısındaki ilk büyük sorun, hesaplamaların gerçek dünyada her zaman kusursuz işlememesidir.
Londra'dan hareket eden ikili, Avrupa üzerinden Akdeniz'e, Süveyş Kanalı'na ve Hindistan'a uzanan bir güzergâh izler. Buharlı gemiler ve trenler yolculuğu hızlandırsa da her ulaşım ağı aynı ölçüde gelişmiş değildir. Sefer saatleri, demir yolu bağlantıları ve coğrafi engeller, planların sürekli yeniden değerlendirilmesini gerektirir.
Burada romanın tarihsel yönü ortaya çıkar. Jules Verne, 1872 yılında yayımlanan eserinde, kendi döneminin ulaşım teknolojilerinden ve küresel ticaret ağlarından yararlanır. Süveyş Kanalı 1869'da açılmıştır ve Avrupa ile Asya arasındaki deniz ulaşımını önemli ölçüde kolaylaştırmıştır. Demir yollarının genişlemesi de seyahatin anlamını değiştirmektedir.
Daha önce uzaklık, yalnızca haritada ölçülen kilometrelerden ibaret değildir; yolun güvenliği, hava koşulları, hayvanların dayanıklılığı ve konaklama imkânlarıyla belirlenir. Yeni ulaşım sistemleri bu engellerin bir bölümünü azaltırken insanları saatlere ve tarifelere daha bağımlı hâle getirir.
Fogg'un hesapları, Hindistan'da tren yolunun kesintiye uğradığını öğrenmesiyle sınanır. Demir yolu hattı, planladığı güzergâhın tamamını kapsamaz. Artık önünde iki seçenek vardır: Ya programına bağlı kalıp kaybettiği zamanı telafi etmeye çalışacak ya da şartların değiştiğini kabul ederek yeni bir çözüm bulacaktır.
Fogg ikinci yolu seçer. Bir fil kiralayarak yolculuğuna devam etmeye karar verir.
Bu sahne, onun çözüm odaklı yaklaşımını açıkça ortaya koyar. Bir engelle karşılaştığında sorunu kişisel bir yenilgi olarak görmez; mevcut seçenekleri değerlendirir ve hedefe ulaşmanın başka bir yolunu arar.
Ancak Hindistan, romanın yalnızca bir ulaşım engeli sunduğu coğrafya değildir. Fogg ve Paspartu, burada toplumsal geleneklerle ve bireylerin hayatlarını etkileyen güç ilişkileriyle de karşılaşır.
Tam bu noktada yolculuklarının yönü değişir. İkili, Aouda adlı genç bir kadının hayatının tehlikede olduğunu öğrenir.
Aouda, zorla gerçekleştirilecek bir dinî tören bağlamında ölüm tehlikesiyle karşı karşıyadır. Fogg ve Paspartu, onu kurtarmak için harekete geçer.
Bu olay, kitabın önemli dönüm noktalarından biridir. Çünkü seksen günlük yarışın ortasında, zaman çizelgesinde bulunmayan bir insan hayatı belirir.
Fogg, yardım etmek için planını riske atar. Paspartu ise cesareti ve pratik becerileriyle kurtarma girişiminde önemli rol oynar.
Aouda'nın hikâyesi, romanın yazıldığı dönemin sömürgeci bakış açısını da düşünmeyi gerektirir. Eser, Hindistan'daki bir uygulamayı eleştirirken yerel toplumu çoğunlukla Avrupalı karakterlerin bakış açısından anlatır. Bu nedenle romanı okurken hem bireyi baskıdan kurtarma çabasını hem de Batılı anlatıcıların başka toplumları temsil etme biçimini birlikte değerlendirmek gerekir.
Bir kültürü anlamak, o kültürdeki her uygulamayı sorgusuzca kabul etmek değildir. Ancak bir uygulamayı eleştirirken o toplumun tamamını tek bir gelenekle tanımlamamak da önemlidir.
Sizce bir insanın hayatını kurtarmak için kendi hedefinizden vazgeçmek zorunda kalsaydınız ne yapardınız? Fogg'un kararı, başarıyı yalnızca varış saatiyle ölçmenin yeterli olup olmadığını sorgulatıyor.
4. BÖLÜM: AOUDA'NIN KATILIŞI VE GÖRÜNMEYEN EMEĞİN DEĞERİ
Aouda'nın kurtarılması, hikâyeye yeni bir karakter kazandırmanın ötesinde bir anlam taşır. Artık yolculuk yalnızca iki erkeğin hedefe ulaşma mücadelesi değildir. Üç farklı insanın kararları, beklentileri ve gelecek tasarıları aynı güzergâhta buluşur.
Aouda, başına gelen olayların edilgen bir figürü olarak kalmaz. Yolculuk boyunca çevresini gözlemler, insanlarla iletişim kurar ve kendi geleceği hakkında düşünür. Fogg'un düzenli yaşamına, Paspartu'nun hareketli kişiliğine ve karşılaştıkları insanların farklı tutumlarına tanıklık eder.
Onun varlığı, yolculuğun duygusal boyutunu belirginleştirir. Fogg'un başlangıçta kişisel bir bahis olarak gördüğü macera, zamanla insanların güvenliği, bağlılıkları ve birbirlerine karşı sorumluluklarıyla iç içe geçer.
Kadın karakterlerin empati ve ilişkisel düşünme becerileriyle öne çıkması, burada bir biyolojik ya da değişmez cinsiyet kuralı olarak değerlendirilmemelidir. Empati, kadınlara doğuştan ait bir özellik olmadığı gibi stratejik düşünme de yalnızca erkeklere özgü değildir. İnsanların toplumsal deneyimleri, yetiştirilme biçimleri ve kendilerine tanınan fırsatlar, hangi becerileri geliştirebildiklerini etkiler.
Aouda'nın katkısı, bu nedenle yalnızca şefkatli olmasıyla açıklanamaz. O, yaşadığı tehlikenin ardından yeni bir hayat kurmaya çalışan, kendi ihtiyaçları ve geleceği olan bir bireydir. Onun hikâyesini önemli kılan, başkalarının kararlarına bağımlı bir karakter olmaktan çıkıp yolculuğun anlamını değiştirmesidir.
Fogg da Aouda'yı kurtarma kararının ardından kendi düzeninin sınırlarıyla karşılaşır. Planlı olmak, her şeyi önceden kontrol etmek anlamına gelmez. Bazen en doğru karar, başlangıçta hesaba katılmamış bir sorumluluğu kabul etmektir.
Düşünsenize: Bir insanın hayatına dokunmak, kendi hedefinize ulaşmanızı geciktirebilir. Ancak bu gecikme, yolculuğunuzu daha anlamlı hâle de getirebilir. Her zaman en hızlı yolu seçmek, her zaman en doğru yolu seçmek midir?
5. BÖLÜM: MÜFETTİŞ FİX VE GÜVENİN KIRILGANLIĞI
Hikâyenin gerilimini artıran bir başka karakter de Dedektif Fix'tir.
Fix, İngiliz bankasından büyük miktarda para çalınmasıyla ilgili soruşturma yürütmektedir. Phileas Fogg'un beklenmedik bir zamanda yola çıkması ve yanında önemli miktarda para taşıması, onun dikkatini çeker. Fogg'un aranan soyguncu olabileceğinden şüphelenir ve onu takip etmeye başlar.
Fix'in düşünce biçimi, kendi içinde tutarlı bir mantığa dayanır. Elindeki işaretleri değerlendirir, şüphelisini izler ve onu yakalamak için fırsat kollamaya çalışır. Ancak temel bir sorunu vardır: Bir ihtimali giderek kesin bir gerçek gibi görmeye başlar.
Böylece yolculuk, yalnızca mesafelerle ve ulaşım araçlarıyla verilen bir mücadele olmaktan çıkar. Yanlış bir varsayımın insanları nasıl etkileyebileceğini de gösterir.
Fix'in durumu günümüz için de tanıdıktır. Bir insan hakkında eksik bilgiyle karar verdiğimizde, sonraki davranışlarını ilk şüphemizi doğrulayacak şekilde yorumlayabiliriz. Buna karşılık, gerçekleri dikkatle incelemek bazen kendi düşüncemizi değiştirmeyi gerektirir.
Fogg'un stratejik davranması Fix'in şüphesini daha da artırır. Oysa bir insanın düzenli, ketum veya kararlı olması tek başına suçlu olduğunu göstermez.
Burada erkek karakterlerin stratejik yaklaşımı da farklı biçimlerde ortaya çıkar. Fogg planlarını hedefe ulaşmak için kullanırken Fix aynı yeteneği bir şüpheyi doğrulamak amacıyla kullanır. İkisi de hesap yapar; ancak amaçları ve varsayımları farklı olduğu için sonuçları da farklılaşır.
Demek ki strateji tek başına yeterli değildir. Doğru strateji için güvenilir bilgi, eleştirel düşünme ve gerektiğinde yanıldığını kabul edebilme cesareti gerekir.
Forumda bu bölüm üzerine konuşurken şu soruyu sormak isterim: Bir insanın davranışlarını değerlendirirken ne kadarını gerçekten gözlemliyor, ne kadarını kendi beklentilerimizle tamamlıyoruz?
6. BÖLÜM: OKYANUSLAR, GECİKMELER VE İNSAN İRADESİ
Fogg, Paspartu ve Aouda; Hindistan'dan sonra Hong Kong, Japonya ve Amerika üzerinden yolculuklarını sürdürürler. Her yeni durak, planın yeniden sınanması demektir.
Gemiler bazen beklenenden erken hareket eder, bazen gecikir. Trenler, hava koşulları ve beklenmedik olaylar yolcuların bütün hesaplarını altüst edebilir. Fogg, karşılaştığı sorunlara mümkün olduğunca soğukkanlı yaklaşır. Ulaşım seçeneklerini değerlendirir, kaybedilen zamanı telafi etmeye çalışır ve yolculuğun devamını sağlayacak çözümler arar.
Paspartu ise bu hareketli dünyada kendi deneyimleriyle gelişir. Başlangıçta yalnızca düzenli bir işe sahip olmak isteyen bir adamken artık belirsizliklerle karşılaşmayı öğrenmiştir. Her sorunun önceden tahmin edilemeyeceğini, bazen insanın olayların içinde hareket ederek çözüm bulması gerektiğini keşfeder.
Aouda da yolculuk boyunca güven duygusunu yeniden inşa eder. Onun açısından dünyanın farklı bölgelerini görmek, yalnızca coğrafi bir deneyim değildir. Kendi hayatının bundan sonra nasıl şekilleneceğini düşünme fırsatıdır.
Üç karakterin aynı olaylara farklı tepkiler vermesi, hikâyeyi canlı tutar. Fogg bir sonraki bağlantıyı hesaplar. Paspartu çevresindeki koşullara uyum sağlar. Aouda ise kararların insanlar üzerindeki etkisini ve birlikte yol almanın anlamını görünür kılar.
Bu farklılıklar birbirlerine karşıt olmak zorunda değildir. Bir ekip, hedefini belirlemek için stratejiye, değişen koşullara uyum sağlamak için pratik zekâya ve birlikte hareket edebilmek için güvene ihtiyaç duyar.
Romanın toplumsal arka planında ise 19. yüzyılın küreselleşen dünyası vardır. Buharlı gemiler, demir yolları ve telgraf, uzak bölgeleri daha sıkı biçimde birbirine bağlamaktadır. Ticaret hızlanırken sermaye, mal ve insan hareketliliği de yeni biçimler kazanmaktadır.
Bununla birlikte, dünyayı dolaşma imkânı herkese eşit biçimde açık değildir. Fogg'un yolculuğu, önemli miktarda paraya, ulaşım araçlarına ve toplumsal ayrıcalıklara erişebilen bir kişinin deneyimidir. Onun için mesafeler aşılması gereken engellerdir; başka insanlar içinse aynı mesafeler ekonomik güçlükler, sınırlandırılmış hareket özgürlüğü veya sömürge yönetimlerinin baskısı anlamına gelebilir.
Bu açıdan bakıldığında, roman yalnızca teknolojinin insanı özgürleştirmesini anlatmaz. Aynı zamanda şu soruyu da gündeme getirir: Yeni imkânlardan kimler yararlanabiliyor, kimler bu imkânların dışında kalıyor?
7. BÖLÜM: AMERİKA'DA ZAMANLA YARIŞMAK
Amerika kıtasına ulaştıklarında Fogg ve arkadaşlarının önünde hâlâ aşılması gereken büyük mesafeler vardır. Kıta boyunca ilerlemek, farklı ulaşım ağlarını kullanmak ve deniz yolculuğuna yetişmek zorundadırlar.
Fogg'un dikkatli hesapları burada yeniden önem kazanır. Her dakika değerlidir. Gecikmeler, başlangıçta küçük görünse bile yolculuğun sonunda büyük bir kayba dönüşebilir.
Ancak Paspartu'nun başına gelen olaylar, planların insan iradesinden bağımsız biçimde gelişebileceğini gösterir. Yolculuk sırasında yaşanan tehlikeler, grubun birlikte hareket etmesini ve birbirlerine güvenmesini gerektirir.
Fogg'un kararlılığı, böyle zamanlarda en belirgin özelliğine dönüşür. O, engeller karşısında kolayca vazgeçmez. Fakat kararlılığının asıl anlamı, her şeyi tek başına başarabilmesinde değil, değişen koşullar karşısında hedefinden kopmadan hareket edebilmesindedir.
Yolculuğun başında Fogg'u neredeyse bir makine gibi algılamak mümkündür. Dakik, mesafeli ve duygularını belli etmeyen bir adamdır. Ancak Aouda ile kurduğu bağ ve arkadaşlarının yaşadığı tehlikeler, onun davranışlarını başka bir açıdan görmemizi sağlar.
İnsan, yalnızca başardığı işlerle tanımlanamaz. Nasıl karar verdiği, başkalarına nasıl davrandığı ve zor zamanlarda hangi değerleri koruduğu da önemlidir.
Fogg'un hikâyesi burada kişisel başarı ile insani sorumluluk arasındaki ilişkiyi yeniden düşündürür. Bazen en zor hedef, varış noktasına zamanında ulaşmak değil, oraya giderken kendinizden ödün vermemektir.
8. BÖLÜM: LONDRA'YA DÖNÜŞ VE KAYBEDİLDİĞİ SANILAN YARIŞ
Uzun yolculuğun ardından Fogg, Paspartu ve Aouda İngiltere'ye yaklaşırlar. Fogg'un bahsi kazanabilmesi için belirlenen süre içinde kulübe ulaşması gerekir.
Ancak Dedektif Fix'in müdahalesi işleri daha da karmaşıklaştırır. Fogg, Londra'ya ulaştığında tutuklanır ve zaman kaybeder. Sonrasında yanlış şüphelerin ortadan kalkmasıyla serbest bırakılır; fakat bahsi kazanmak için gereken sürenin geçtiğini düşündüğü için büyük bir yenilgi yaşadığını sanır.
Fogg'un bütün hesapları boşa çıkmış gibi görünür. Dünyayı dolaşmış, karşısına çıkan engelleri aşmış, büyük riskler almış ve sonunda hedefini birkaç dakika farkla kaybettiğini düşünmüştür.
İşte bu noktada romanın en etkileyici sürprizlerinden biri ortaya çıkar.
Fogg ve arkadaşları doğuya doğru ilerleyerek dünyayı dolaşmışlardır. Ancak farklı bölgelerin yerel saatleri ve zaman dilimleri arasındaki farklar, yolculuğun sonunda belirleyici olur. Dünya çevresinde doğuya doğru ilerledikleri için takvim hesabında bir gün kazandıklarını fark ederler. Böylece Fogg, sandığının aksine, bahsi kazanmak için hâlâ zamanında yetişebilir.
Bu son, yalnızca zekice kurulmuş bir olay örgüsü değildir. Aynı zamanda insanın kendi bakış açısının sınırlarını gösterir. Fogg, yol boyunca mesafeleri ve saatleri hesaplamış olsa da dünyanın tamamını dolaşmanın zaman üzerindeki etkisini başlangıçta hesaba katamamıştır.
Bazen bütün verileri bildiğimizi düşünürüz, fakat sorunu yanlış çerçeveden değerlendirdiğimiz için sonucu göremeyiz. Çözüm, her zaman daha fazla hesap yapmakta değil, problemi başka bir açıdan ele almakta olabilir.
Üstelik Fogg'un kazandığı şey yalnızca bahsin parası değildir. Yolculuk sayesinde Aouda ile arasında bir bağ kurulmuş, Paspartu ile ilişkisi derinleşmiş ve kendi hayatına bakışı değişmiştir.
Başlangıçta zamanını neredeyse mekanik bir düzen içinde geçiren Fogg, yolculuğun sonunda insan ilişkilerinin de hayatın değerini belirlediğini görür.
Romanın finali, maddi kazanç ile insani kazanım arasında anlamlı bir karşılaştırma kurar. Fogg bahsi kazanmak için yola çıkmıştır; ancak yolculuk ona parayla ölçülemeyen bir deneyim de kazandırmıştır.
9. BÖLÜM: 80 GÜNDE DÜNYA TURU'NUN GÜNÜMÜZDEKİ ANLAMI
Jules Verne'in eseri, 19. yüzyılın teknolojik iyimserliğini ve dünyayı keşfetme arzusunu yansıtır. Bununla birlikte, günümüz okurları için romanda daha farklı sorular da vardır.
Bugün kıtalar arasında uçaklarla seyahat edebiliyor, dünyanın öbür ucundaki bir insanla saniyeler içinde iletişim kurabiliyoruz. Haritalar telefonlarımızda, ulaşım seçenekleri ekranlarımızda, hava durumu tahminleri ise elimizin altında. Buna rağmen planlarımız hâlâ aksayabiliyor; teknoloji arttıkça hayatın bütün belirsizliklerini kontrol edebildiğimiz söylenemiyor.
Fogg'un hikâyesi bu nedenle güncelliğini koruyor. Plan yapmak önemlidir, ancak planın değişmesi başarısız olduğumuz anlamına gelmez. Hedeflerimize ulaşmaya çalışırken karşımıza çıkan insanların ihtiyaçlarını görmek de en az hedefin kendisi kadar önemlidir.
Romanın toplumsal yönünü değerlendirirken sömürgecilik meselesini, dönemin sınıfsal ayrıcalıklarını ve farklı kültürlerin Avrupalı bir bakış açısından sunulmasını da göz önünde bulundurmak gerekir. Eser, dünyanın ulaşım ağları sayesinde küçülmesini heyecan verici bir gelişme olarak anlatırken bu ağların arkasındaki eşitsizlikleri her zaman aynı derinlikte ele almaz.
Bu durum, kitabı değersizleştirmek yerine daha bilinçli okumamızı sağlar. Klasik eserler yalnızca kendi dönemlerinin düşüncelerini yansıtmaz; bugün hangi fikirleri sorgulamamız gerektiğini de gösterebilir.
Karakterler açısından baktığımızda da tek bir doğru kişilik tipiyle karşılaşmayız. Fogg'un planlama becerisi, Paspartu'nun uyum sağlama yeteneği ve Aouda'nın kendi geleceğini kurma çabası, farklı güçlerin bir araya geldiğinde nasıl anlamlı sonuçlar doğurabileceğini gösterir.
Buradan çıkarılabilecek önemli derslerden biri şudur: Strateji ile empati, akıl ile duygu, hedef ile sorumluluk birbirinin düşmanı değildir. Bir insan hem kararlı hem duyarlı, hem planlı hem esnek olabilir. Başarı, çoğu zaman bu özellikler arasında doğru dengeyi kurabilmekten doğar.
10. BÖLÜM: SİZ OLSAYDINIZ BU YOLCULUĞA ÇIKAR MIYDINIZ?
80 Günde Dünya Turu, yüzeyde büyük bir bahsin etrafında şekillenen macera romanıdır. Phileas Fogg'un dünyayı seksen günde dolaşma hedefi, okuru farklı kıtalara, tehlikelere ve beklenmedik olaylara taşır. Ancak hikâyenin gerçek gücü, yalnızca yolculuğun sonunda kimin kazanacağında değildir.
Fogg'un planları bize kararlılığı, Paspartu'nun davranışları uyum sağlamayı, Aouda'nın hikâyesi ise insanların hayatlarının birer zaman çizelgesinden ibaret olmadığını hatırlatır. Fix'in şüpheleri de eksik bilgiyle verilen kararların ne kadar yanıltıcı olabileceğini gösterir.
Bu karakterlerin her biri, insanın dünyayı farklı biçimlerde anlamlandırdığını ortaya koyar. Kimimiz bir hedef belirleyip adım adım ilerleriz. Kimimiz yol boyunca karşılaştığımız insanlardan ve deneyimlerden öğreniriz. Kimimiz de başkalarının hayatlarına dokunarak kendi yaşamımızın anlamını yeniden keşfederiz.
Belki de bu kitabı yıllar sonra bile okunmaya değer kılan şey budur. Dünya ne kadar küçülürse küçülsün, insanın karşısındaki belirsizlikler tamamen ortadan kalkmaz. Teknoloji mesafeleri kısaltabilir, ancak güveni, sevgiyi ve doğru karar verme sorumluluğunu bizim yerimize üstlenemez.
Şimdi sözü sizlere bırakmak istiyorum:
- Phileas Fogg'un yerinde olsaydınız, seksen günlük yolculuğunuz sırasında bir insanı kurtarmak için bahsinizi riske atar mıydınız?
- Sizce Fogg'un en büyük başarısı nedir? Bahsi kazanması mı, yoksa yolculuk boyunca değişen öncelikleri mi?
- Paspartu'nun Fogg'dan farklı yaklaşımı, sizce yolculuğun başarısına nasıl katkıda bulunuyor?
- Aouda'nın hikâyesini, bireysel özgürlük ve toplumsal gelenekler açısından nasıl değerlendiriyorsunuz?
- Romanın sömürgecilik ve sınıfsal ayrıcalıklarla ilişkisi, eseri bugün okuma biçimimizi değiştirmeli mi?
Bence bu kitabın en güçlü mesajı, hayatın yalnızca varılacak yerden ibaret olmadığıdır. Bazen en iyi plan, gerektiğinde değiştirilebilen plandır. Bazen en büyük kazanım, hesaplarımızda görünmeyen bir insanın hayatına dokunmaktır. Ve bazen kendimizi en iyi tanıdığımız an, her şeyin kontrolümüzde olduğunu sandığımız bir yolculukta beklenmedik bir olayla karşılaştığımız andır.
Belki de asıl soru şudur: Hayatınızın sonunda geriye dönüp baktığınızda, yalnızca kaç günde nereye ulaştığınızı mı hatırlamak istersiniz, yoksa yol boyunca kim olduğunuzu da değiştiren insanları ve deneyimleri mi?
KAYNAKÇA VE OKUMA NOTU
- Jules Verne, Le Tour du monde en quatre-vingts jours (1873). Romanın özgün Fransızca metni ve farklı çevirileri, olay örgüsünü ve karakterleri karşılaştırmak için temel kaynaklardır.
- Encyclopaedia Britannica, “Jules Verne.” Yazarın yaşamı, edebî kariyeri ve bilimsel gelişmelerle ilişkisi hakkında genel başvuru kaynağıdır.
- Encyclopaedia Britannica, “Suez Canal.” 1869'da açılan kanalın tarihsel ve ticari önemi hakkında başvuru kaynağıdır.
Not: Romanın farklı Türkçe çevirilerinde karakter adları ve bazı ifadeler değişebilir. Ayrıca Hindistan'daki toplumsal uygulamaların ele alınışı, eserin yazıldığı dönemin Avrupamerkezci bakışı dikkate alınarak değerlendirilmelidir.