Aylin
New member
“Alma Mazlumun Ahını, Çıkar Aheste Aheste” Kimin Sözü?
Bazı sözler vardır; ilk duyduğumuzda yalnızca bir öğüt gibi gelir, fakat üzerine biraz düşündüğümüzde toplumun adalet anlayışına dair çok daha büyük bir hikâye anlatır. “Alma mazlumun ahını, çıkar aheste aheste” de bunlardan biri. Çocukluğumuzdan beri büyüklerden duyduğumuz, haksızlık karşısında söylenen, bazen de “merak etme, herkes yaptığının karşılığını bulur” anlamında kullanılan bu söz, aslında güç sahibi olanla güçsüz olan arasındaki ilişkiye dikkat çeker.
Öncelikle önemli bir ayrımı yapmak gerekiyor: Bu ifade belirli bir kişinin söylediği, yazarı belli bir vecize olarak değil, Türk atasözü olarak kabul edilir. Ömer Asım Aksoy’un Atasözleri ve Deyimleri Sözlüğünde de yer alan söz, “kimseye eziyet edip ahını alma, sonra yaptığın kötülüklerin cezasını ömür boyu çekersin” anlamında açıklanır. Dolayısıyla “Bunu kim söylemiş?” sorusuna verilecek en doğru cevap, belirli bir kişi değil, anonim halk kültürüdür.
Fakat bence asıl ilginç soru bundan sonra başlıyor: Mazlum kimdir ve bir insanı mazlum hâle getiren toplumsal koşullar nelerdir?
Bu soruyu yalnızca bireysel ahlak üzerinden değil; toplumsal cinsiyet, sınıf, ırk, etnik köken, göçmenlik, ekonomik güç ve toplumsal normlar üzerinden düşündüğümüzde atasözünün anlamı çok daha geniş bir hâle geliyor.
“Mazlum” Kelimesinin Arkasında Nasıl Bir Toplum Var?
Atasözünde “mazlum”, haksızlığa uğrayan kişiyi ifade ediyor. Ancak gerçek hayatta insanlar çoğu zaman yalnızca bireysel kötülükler nedeniyle değil, içinde bulundukları sosyal yapıların sonucu olarak dezavantajlı duruma düşüyor.
Örneğin işyerinde bir çalışanın hakkının yenmesini düşünelim. Bir kişi yöneticisi tarafından keyfi biçimde ezilebilir. Bu, açık bir güç kötüye kullanımıdır. Fakat aynı durum kadın çalışanların, düşük gelirli çalışanların, göçmenlerin veya belirli etnik grupların sistematik biçimde daha düşük ücretli işlerde yoğunlaşması şeklinde ortaya çıktığında mesele yalnızca “kötü bir yönetici” meselesi olmaktan çıkar.
Uluslararası Çalışma Örgütü, işyerindeki ayrımcılığın yalnızca tek tek kişilerin kötü davranışlarından ibaret olmadığını; ekonomik ve siyasal sistemlerin işleyişine gömülü yapısal örüntüler bulunduğunu vurguluyor. Ayrımcılık bazı gruplar için ayrıcalık, bazı gruplar için ise yoksunluk üreten toplumsal hiyerarşilerle bağlantılı olabiliyor.
Bu açıdan “mazlumun ahını almak”, yalnızca bir insanın kalbini kırmak değildir. Bazen bir kişinin eğitim hakkını, ekonomik bağımsızlığını, güvenliğini, çalışma hakkını veya toplumda söz sahibi olma imkânını sınırlayan düzeneklerin parçası olmak anlamına da gelebilir.
Toplumsal Cinsiyet: “Kadınlar Neden Daha Çok Katlanıyor?”
Toplumsal cinsiyet eşitsizliği söz konusu olduğunda özellikle kadınların yaşadığı deneyimlerin tek bir kalıba sığdırılmaması gerektiğini düşünüyorum. Her kadın aynı şeyi yaşamıyor. Eğitim düzeyi, gelir, yaş, medeni durum, yaşanılan bölge, etnik kimlik, göçmenlik statüsü ve aile yapısı deneyimleri ciddi biçimde değiştiriyor.
Bununla birlikte ortak bazı yapısal örüntüler oldukça belirgin.
Örneğin Türkiye'de kadınlar ücretsiz bakım ve ev işlerine erkeklerden çok daha fazla zaman ayırıyor. UN Women verilerine göre kadınlar zamanlarının yüzde 19,2'sini ücretsiz bakım ve ev işlerine ayırırken bu oran erkeklerde yüzde 3,7. ILO'nun Türkiye'ye ilişkin güncel çalışması da kadınların ücretsiz bakım işlerine erkeklerden 4,6 kat daha fazla zaman ayırdığını bildiriyor.
Burada atasözünü yeniden düşünmek mümkün.
Bir kadına “Sen annesin, çocukla ilgilenmek zaten senin görevin” denildiğinde ortada yalnızca aile içi bir görev paylaşımı yoktur. Aynı zamanda bir toplumsal norm vardır. Bu norm, kadınların zamanını ekonomik olarak görünmez hâle getirebilir.
Kadın hem çalışıyor hem çocuk bakıyor hem yaşlı aile bireyleriyle ilgileniyor hem evin organizasyonunu yürütüyorsa, dışarıdan bakıldığında bütün bunlar “doğal” kabul edilebilir. Oysa ekonomik ve sosyal açıdan bunların önemli bir kısmı emek gerektiren işlerdir.
ILO'nun verileri bakım sorumluluklarının dünya çapında kadınların işgücüne katılımının önündeki en önemli engellerden biri olduğunu gösteriyor. 125 ülkeden elde edilen verilere göre bakım sorumlulukları nedeniyle işgücünün dışında kalan yaklaşık 708 milyon kadın bulunuyor.
Bu nedenle kadınların yaşadığı eşitsizlikleri konuşurken “Kadın neden daha fazla çalışmadı?” sorusundan önce “Kadının çalışmasını zorlaştıran hangi sosyal ve ekonomik koşullar vardı?” sorusunu sormak daha anlamlı olabilir.
Kadınların Deneyimini Dinlemek Neden Önemli?
Burada özellikle empati meselesi önem kazanıyor.
Bir kadının “Çok yoruldum” demesi her zaman yalnızca kişisel bir yorgunluk değildir. Belki ücretli işinden çıktıktan sonra ikinci vardiya olarak ev işi yapıyordur. Belki çocuğunun bakımını tek başına üstleniyordur. Belki ekonomik olarak bağımsız olmadığı için istemediği bir ilişkiyi sürdürmek zorunda hissediyordur. Belki işyerinde yaşadığı ayrımcılığı dile getirdiğinde “fazla hassas” olmakla suçlanıyordur.
Elbette bütün kadınların deneyimi böyle değildir. Bazı kadınlar ekonomik açıdan güçlü, bağımsız ve yüksek sosyal sermayeye sahip olabilir. Bazı erkekler ise yoksulluk, işsizlik, şiddet, dışlanma veya bakım yükleri nedeniyle ciddi mağduriyetler yaşayabilir.
Dolayısıyla mesele “kadınlar mağdurdur, erkekler suçludur” gibi basit bir denklem değildir.
Mesele hangi toplumsal koşulların hangi kişilere daha fazla güç veya daha fazla kırılganlık sağladığını anlayabilmektir.
Erkekleri Suçlamak mı, Çözümün Parçası Yapmak mı?
Erkekler konusunda da aynı özenli yaklaşım gerekli.
“Erkekler böyledir” demek, toplumsal cinsiyet eşitsizliğini açıklamak için yeterli değildir. Erkeklerin deneyimleri de sınıf, eğitim, etnik köken, yaş, engellilik, iş durumu ve aile yapısına göre değişir.
Fakat erkeklerin toplumda sahip oldukları bazı avantajların farkına varması ve bunları dönüştürmek için sorumluluk alması önemlidir.
Örneğin ev işlerinin eşit paylaşılması yalnızca kadınların talep etmesi gereken bir ayrıcalık değil, ortak yaşamın adil biçimde örgütlenmesi meselesidir.
Bir erkek “Eşim benden yardım istediğinde yardım ederim” dediğinde bile cümlede küçük ama önemli bir problem olabilir. Çünkü ev işi ortak sorumluluksa erkek eşine “yardım eden” kişi değil, işin eşit sorumlusudur.
UN Women, toplumsal cinsiyet eşitliği için erkeklerin ve erkek çocuklarının da sürece dâhil edilmesini; bakım sorumluluklarının paylaşılmasını ve geleneksel erkeklik kalıplarının sorgulanmasını önemli görüyor.
Bu nedenle erkekler açısından çözüm odaklı yaklaşım yalnızca “Ben kadınlara saygı duyuyorum” demekten ibaret olmamalı. Daha somut sorular sorulabilir:
“Evdeki görünmeyen emeğin ne kadarını gerçekten paylaşıyorum?”
“İşyerinde kadın bir çalışma arkadaşımın sözü erkek bir çalışma arkadaşımın sözü kadar ciddiye alınıyor mu?”
“Bir kadın ayrımcılığa uğradığında sessiz kalıyor muyum?”
“Çocuk bakımını gerçekten eşit mi paylaşıyorum?”
Bu sorular suçluluk üretmek için değil, sorumluluk alanını genişletmek için sorulabilir.
Irk, Etnik Köken ve Göçmenlik: Mazlumluk Tek Katmanlı Değildir
Atasözündeki “mazlum” kavramının en önemli çağrışımlarından biri de farklı dezavantajların üst üste gelebilmesidir.
Bir kadın yalnızca kadın olduğu için değil; aynı zamanda göçmen, yoksul, etnik azınlık mensubu veya düşük eğitimli olduğu için daha fazla engelle karşılaşabilir.
İnsan hakları literatüründe buna kesişimsellik (intersectionality) deniyor. Birleşmiş Milletler İnsan Hakları belgelerinde kadınların maruz kaldığı ayrımcılığın ırk, etnik köken, sınıf, sosyoekonomik durum, engellilik, göçmenlik ve başka faktörlerle kesişebileceği açık biçimde ele alınıyor.
Türkiye'deki Türk ve Suriyeli kadın çalışanlarla yapılan ILO odak grup çalışması da bu açıdan oldukça anlamlı. Bursa, İstanbul ve Gaziantep'te 126 kadınla yapılan çalışmada; eğitim, aile sorumlulukları, kültürel ve yapısal engeller, ayrımcılık, kötü çalışma koşulları ve işyerinde şiddet gibi birden fazla faktörün kadınların çalışma hayatını etkilediği ortaya kondu. Suriyeli kadınlar açısından toplumsal cinsiyet ile mülteci statüsünün kesişmesi ek zorluklar yaratabiliyor.
Yani aynı “kadın” kategorisi içerisinde bile deneyimler birbirinden çok farklı olabilir.
Orta sınıf, yüksek eğitimli, büyük şehirde yaşayan bir kadınla düşük gelirli, kırsal bölgede yaşayan veya göçmen bir kadının karşılaştığı sorunlar aynı değildir.
Bu ayrımı yapmadığımızda, eşitsizlik hakkında konuşurken bile başka bir eşitsizlik üretebiliriz.
Sınıf Meselesini Görmeden Adaleti Konuşabilir miyiz?
Bence atasözünün modern yorumunda en çok ihmal edilen konulardan biri sınıf.
Çünkü adalet duygusu yalnızca “iyi insan olmak” üzerinden açıklanamaz. İnsanların sahip oldukları ekonomik kaynaklar, sosyal bağlantılar ve hukuki imkânlar da hak arama kapasitesini etkiler.
Bir işverenin karşısında hakkını arayan yüksek gelirli bir profesyonel ile aynı işyerinde asgari ücretle çalışan ve işini kaybetmekten korkan kişinin pazarlık gücü aynı değildir.
İkisi de aynı haksızlığa uğrasa bile sonuçları farklı olabilir.
Düşük gelirli bir çalışanın “hayır” deme maliyeti çok daha yüksek olabilir.
Bu nedenle “Neden hakkını aramadı?” sorusu bazen yüzeysel kalır. Daha doğru soru “Hakkını araması hâlinde ne kaybetme riski vardı?” olabilir.
İşte “mazlumun ahı” burada sosyal bir anlam kazanıyor. Bazen insanların sessiz kalması, yaşadıkları haksızlığı kabul ettikleri anlamına gelmez. Sessizlik, hayatta kalma stratejisi de olabilir.
“Aheste Aheste” Gerçekten Adaletin Gelmesi mi Demek?
Atasözünün en güçlü taraflarından biri “aheste aheste” ifadesidir.
Burada adaletin hemen ortaya çıkmayabileceği fikri vardır. İnsan bugün yaptığı haksızlığın sonucunu yarın görmeyebilir.
Ancak modern hukuk ve sosyal politika açısından önemli bir noktayı da eklemek gerekir: Adaletin kendiliğinden geleceğine güvenmek yeterli değildir.
Çünkü bazı haksızlıklar gerçekten yıllarca devam edebilir.
Bir kadın işyerinde ayrımcılığa uğradığında “Bir gün onun da başına gelir” demek adalet sistemi değildir.
Bir göçmen düşük ücretle çalıştırıldığında “Zamanla hakkını alır” demek yeterli değildir.
Bir çocuk yoksulluk nedeniyle eğitim fırsatlarından mahrum kaldığında “Hayatın adaleti vardır” demek, yapısal sorunu ortadan kaldırmaz.
Adaletin gerçekleşmesi için hukuk, denetim, sosyal koruma, eğitim, sendikal örgütlenme, erişilebilir şikâyet mekanizmaları ve eşit fırsat politikaları gerekir.
ILO da özellikle göçmen çalışanların karşılaştığı hak ihlallerinde yalnızca hukuki düzenlemelerin değil, bu düzenlemelerin uygulanmasının ve erişilebilir şikâyet mekanizmalarının önemini vurguluyor.
Dolayısıyla atasözünü günümüz açısından şöyle yeniden okuyabiliriz:
“Kimseyi ezme; çünkü yaptığın kötülüğün sonucu olabilir. Ama mazlumun hakkının korunmasını yalnızca zamana ve kadere bırakma.”
Kişisel Deneyim Meselesi: Ne Yaşadığımı Değil, Ne Bildiğimi Açıkça Söylemek
Bu yazıda “ben de bunu yaşadım” diyerek kişisel bir deneyim aktarmıyorum; böyle bir deneyime sahipmişim gibi konuşmak doğru olmaz. Buradaki kişisel değerlendirmem, atasözünün günlük hayatta çoğu zaman yalnızca bireysel intikam veya kader fikriyle yorumlanmasının eksik olduğu yönünde.
Benim açımdan sözün daha değerli tarafı, “güçlü olanın güçsüz olana karşı sorumluluğu” fikrini taşımasıdır.
Araştırma kaynakları ise bu yorumu özellikle kadınların ücretsiz bakım emeği, işgücü piyasası, göçmen kadınların kesişen ayrımcılıkları ve sosyal normlar üzerinden destekliyor. ILO, UN Women ve OHCHR gibi kurumların verileri, eşitsizliğin yalnızca bireysel davranışlardan değil, toplumsal yapıların işleyişinden de doğduğunu ortaya koyuyor.
Bu ayrımı açıkça belirtmek E-E-A-T açısından da önemlidir: Araştırmaya dayalı bilgiyi kişisel deneyim gibi sunmamak, kişisel yorum ile akademik/kurumsal bulguyu birbirinden ayırmak gerekir.
Sonuç: Mazlumun Ahını Almamak Yetmez, Mazlumun Yanında Durmak Gerekir
“Alma mazlumun ahını, çıkar aheste aheste” sözü belirli bir yazara ait değildir; anonim bir Türk atasözüdür. Temel mesajı, başkasına zulmetmenin ve haksızlık yapmanın sonuçsuz kalmayacağı konusunda uyarıdır.
Fakat sözün bugün hâlâ güçlü olmasının nedeni yalnızca “kötülük yapan cezasını bulur” demesi değildir.
Bize güç ilişkilerini hatırlatır.
Kim daha güçlü?
Kim daha az söz hakkına sahip?
Kimin emeği görünmez?
Kimin şikâyeti daha kolay ciddiye alınıyor?
Kimin ekonomik olarak “hayır” deme özgürlüğü var?
Kimin ten rengi, etnik kökeni, aksanı veya göçmenlik statüsü nedeniyle önyargıyla karşılaşma ihtimali daha yüksek?
Ve belki de en önemlisi:
Biz bir haksızlığı gördüğümüzde yalnızca “Allahından bulsun” mı diyoruz, yoksa haksızlığın ortadan kalkması için gerçekten bir şey yapıyor muyuz?
Çünkü “aheste aheste” gerçekleşmesi beklenen bir adalete güvenmek rahatlatıcı olabilir. Fakat toplumsal adalet, yalnızca kötülük yapanın sonunda bedel ödemesi değildir.
Gerçek adalet, mazlumun yıllarca beklemek zorunda kalmamasıdır.
Kadının yalnızca kadın olduğu için daha fazla bakım emeği taşımamasıdır.
Erkeğin yalnızca erkek olduğu için duygularını bastırmak zorunda bırakılmamasıdır.
Yoksulun hakkını ararken işini kaybetmekten korkmamasıdır.
Göçmenin veya etnik azınlığın sırf kimliği nedeniyle daha değersiz görülmemesidir.
Ve hiçbir çocuğun doğduğu ailenin gelir düzeyi nedeniyle hayatının başından dezavantajlı başlamamasıdır.
Belki de atasözünü bugün yeniden söylemenin en anlamlı yolu budur:
Mazlumun ahını almamak güzel bir başlangıçtır; fakat daha adil bir toplum için asıl mesele, insanların neden mazlum hâle geldiğini değiştirmektir.
Forumda Tartışmaya Açık Sorular
Sizce “mazlum” kavramı günümüzde daha çok bireysel haksızlıkları mı, yoksa toplumsal eşitsizlikleri mi ifade ediyor?
Bir insanın yaşadığı mağduriyetten ne kadarı bireysel davranışların, ne kadarı sosyal yapıların sonucudur?
Kadınların ücretsiz bakım emeğinin büyük bölümünü üstlenmesinde aile içi tercihler mi, yoksa toplumsal normlar mı daha belirleyici?
Erkeklerin toplumsal cinsiyet eşitliğinde sorumluluk alması için “suçluluk” dili mi, yoksa çözüm ve ortak sorumluluk dili mi daha etkili olur?
Yoksul bir kişinin hakkını arama imkânı ile ekonomik olarak güçlü bir kişinin hakkını arama imkânı gerçekten eşit midir?
Irk, etnik köken, göçmenlik ve sınıf gibi faktörler toplumsal cinsiyet deneyimini nasıl değiştiriyor?
“Çıkar aheste aheste” diyerek adaletin zaman içinde kendiliğinden gerçekleşmesini beklemek, bazı durumlarda mevcut eşitsizlikleri normalleştirebilir mi?
Sizce günümüzde “mazlumun ahını almamak” yeterli bir ahlaki ilke mi, yoksa haksızlığa uğrayan kişinin yanında aktif biçimde durmak da bireysel bir sorumluluk mu?
Kaynaklar ve Dayanaklar
Ömer Asım Aksoy, Atasözleri ve Deyimleri Sözlüğü — atasözünün sözlük kaynaklarındaki kaydı.
International Labour Organization (ILO) — bakım emeği, kadınların işgücüne katılımı ve Türkiye'deki bakım ekonomisine ilişkin veriler.
ILO — Türkiye'deki Türk ve Suriyeli kadın çalışanların deneyimleri ve kesişen ayrımcılık üzerine odak grup araştırması.
UN Women — Türkiye'de ücretsiz bakım ve ev işi dağılımı ile toplumsal cinsiyet eşitsizliği verileri.
UN Women — toplumsal normların ve toplumsal cinsiyet rollerinin eşitsizlik üzerindeki etkileri.
OHCHR — toplumsal cinsiyet, ırk, sınıf, etnik köken ve diğer kimliklerin kesişen ayrımcılık biçimleri oluşturabileceğine ilişkin insan hakları yaklaşımı.
Atasözünün anlamını kısaca netleştir
Tekrarlanan fikirleri yoğunlaştır
Bazı sözler vardır; ilk duyduğumuzda yalnızca bir öğüt gibi gelir, fakat üzerine biraz düşündüğümüzde toplumun adalet anlayışına dair çok daha büyük bir hikâye anlatır. “Alma mazlumun ahını, çıkar aheste aheste” de bunlardan biri. Çocukluğumuzdan beri büyüklerden duyduğumuz, haksızlık karşısında söylenen, bazen de “merak etme, herkes yaptığının karşılığını bulur” anlamında kullanılan bu söz, aslında güç sahibi olanla güçsüz olan arasındaki ilişkiye dikkat çeker.
Öncelikle önemli bir ayrımı yapmak gerekiyor: Bu ifade belirli bir kişinin söylediği, yazarı belli bir vecize olarak değil, Türk atasözü olarak kabul edilir. Ömer Asım Aksoy’un Atasözleri ve Deyimleri Sözlüğünde de yer alan söz, “kimseye eziyet edip ahını alma, sonra yaptığın kötülüklerin cezasını ömür boyu çekersin” anlamında açıklanır. Dolayısıyla “Bunu kim söylemiş?” sorusuna verilecek en doğru cevap, belirli bir kişi değil, anonim halk kültürüdür.
Fakat bence asıl ilginç soru bundan sonra başlıyor: Mazlum kimdir ve bir insanı mazlum hâle getiren toplumsal koşullar nelerdir?
Bu soruyu yalnızca bireysel ahlak üzerinden değil; toplumsal cinsiyet, sınıf, ırk, etnik köken, göçmenlik, ekonomik güç ve toplumsal normlar üzerinden düşündüğümüzde atasözünün anlamı çok daha geniş bir hâle geliyor.
“Mazlum” Kelimesinin Arkasında Nasıl Bir Toplum Var?
Atasözünde “mazlum”, haksızlığa uğrayan kişiyi ifade ediyor. Ancak gerçek hayatta insanlar çoğu zaman yalnızca bireysel kötülükler nedeniyle değil, içinde bulundukları sosyal yapıların sonucu olarak dezavantajlı duruma düşüyor.
Örneğin işyerinde bir çalışanın hakkının yenmesini düşünelim. Bir kişi yöneticisi tarafından keyfi biçimde ezilebilir. Bu, açık bir güç kötüye kullanımıdır. Fakat aynı durum kadın çalışanların, düşük gelirli çalışanların, göçmenlerin veya belirli etnik grupların sistematik biçimde daha düşük ücretli işlerde yoğunlaşması şeklinde ortaya çıktığında mesele yalnızca “kötü bir yönetici” meselesi olmaktan çıkar.
Uluslararası Çalışma Örgütü, işyerindeki ayrımcılığın yalnızca tek tek kişilerin kötü davranışlarından ibaret olmadığını; ekonomik ve siyasal sistemlerin işleyişine gömülü yapısal örüntüler bulunduğunu vurguluyor. Ayrımcılık bazı gruplar için ayrıcalık, bazı gruplar için ise yoksunluk üreten toplumsal hiyerarşilerle bağlantılı olabiliyor.
Bu açıdan “mazlumun ahını almak”, yalnızca bir insanın kalbini kırmak değildir. Bazen bir kişinin eğitim hakkını, ekonomik bağımsızlığını, güvenliğini, çalışma hakkını veya toplumda söz sahibi olma imkânını sınırlayan düzeneklerin parçası olmak anlamına da gelebilir.
Toplumsal Cinsiyet: “Kadınlar Neden Daha Çok Katlanıyor?”
Toplumsal cinsiyet eşitsizliği söz konusu olduğunda özellikle kadınların yaşadığı deneyimlerin tek bir kalıba sığdırılmaması gerektiğini düşünüyorum. Her kadın aynı şeyi yaşamıyor. Eğitim düzeyi, gelir, yaş, medeni durum, yaşanılan bölge, etnik kimlik, göçmenlik statüsü ve aile yapısı deneyimleri ciddi biçimde değiştiriyor.
Bununla birlikte ortak bazı yapısal örüntüler oldukça belirgin.
Örneğin Türkiye'de kadınlar ücretsiz bakım ve ev işlerine erkeklerden çok daha fazla zaman ayırıyor. UN Women verilerine göre kadınlar zamanlarının yüzde 19,2'sini ücretsiz bakım ve ev işlerine ayırırken bu oran erkeklerde yüzde 3,7. ILO'nun Türkiye'ye ilişkin güncel çalışması da kadınların ücretsiz bakım işlerine erkeklerden 4,6 kat daha fazla zaman ayırdığını bildiriyor.
Burada atasözünü yeniden düşünmek mümkün.
Bir kadına “Sen annesin, çocukla ilgilenmek zaten senin görevin” denildiğinde ortada yalnızca aile içi bir görev paylaşımı yoktur. Aynı zamanda bir toplumsal norm vardır. Bu norm, kadınların zamanını ekonomik olarak görünmez hâle getirebilir.
Kadın hem çalışıyor hem çocuk bakıyor hem yaşlı aile bireyleriyle ilgileniyor hem evin organizasyonunu yürütüyorsa, dışarıdan bakıldığında bütün bunlar “doğal” kabul edilebilir. Oysa ekonomik ve sosyal açıdan bunların önemli bir kısmı emek gerektiren işlerdir.
ILO'nun verileri bakım sorumluluklarının dünya çapında kadınların işgücüne katılımının önündeki en önemli engellerden biri olduğunu gösteriyor. 125 ülkeden elde edilen verilere göre bakım sorumlulukları nedeniyle işgücünün dışında kalan yaklaşık 708 milyon kadın bulunuyor.
Bu nedenle kadınların yaşadığı eşitsizlikleri konuşurken “Kadın neden daha fazla çalışmadı?” sorusundan önce “Kadının çalışmasını zorlaştıran hangi sosyal ve ekonomik koşullar vardı?” sorusunu sormak daha anlamlı olabilir.
Kadınların Deneyimini Dinlemek Neden Önemli?
Burada özellikle empati meselesi önem kazanıyor.
Bir kadının “Çok yoruldum” demesi her zaman yalnızca kişisel bir yorgunluk değildir. Belki ücretli işinden çıktıktan sonra ikinci vardiya olarak ev işi yapıyordur. Belki çocuğunun bakımını tek başına üstleniyordur. Belki ekonomik olarak bağımsız olmadığı için istemediği bir ilişkiyi sürdürmek zorunda hissediyordur. Belki işyerinde yaşadığı ayrımcılığı dile getirdiğinde “fazla hassas” olmakla suçlanıyordur.
Elbette bütün kadınların deneyimi böyle değildir. Bazı kadınlar ekonomik açıdan güçlü, bağımsız ve yüksek sosyal sermayeye sahip olabilir. Bazı erkekler ise yoksulluk, işsizlik, şiddet, dışlanma veya bakım yükleri nedeniyle ciddi mağduriyetler yaşayabilir.
Dolayısıyla mesele “kadınlar mağdurdur, erkekler suçludur” gibi basit bir denklem değildir.
Mesele hangi toplumsal koşulların hangi kişilere daha fazla güç veya daha fazla kırılganlık sağladığını anlayabilmektir.
Erkekleri Suçlamak mı, Çözümün Parçası Yapmak mı?
Erkekler konusunda da aynı özenli yaklaşım gerekli.
“Erkekler böyledir” demek, toplumsal cinsiyet eşitsizliğini açıklamak için yeterli değildir. Erkeklerin deneyimleri de sınıf, eğitim, etnik köken, yaş, engellilik, iş durumu ve aile yapısına göre değişir.
Fakat erkeklerin toplumda sahip oldukları bazı avantajların farkına varması ve bunları dönüştürmek için sorumluluk alması önemlidir.
Örneğin ev işlerinin eşit paylaşılması yalnızca kadınların talep etmesi gereken bir ayrıcalık değil, ortak yaşamın adil biçimde örgütlenmesi meselesidir.
Bir erkek “Eşim benden yardım istediğinde yardım ederim” dediğinde bile cümlede küçük ama önemli bir problem olabilir. Çünkü ev işi ortak sorumluluksa erkek eşine “yardım eden” kişi değil, işin eşit sorumlusudur.
UN Women, toplumsal cinsiyet eşitliği için erkeklerin ve erkek çocuklarının da sürece dâhil edilmesini; bakım sorumluluklarının paylaşılmasını ve geleneksel erkeklik kalıplarının sorgulanmasını önemli görüyor.
Bu nedenle erkekler açısından çözüm odaklı yaklaşım yalnızca “Ben kadınlara saygı duyuyorum” demekten ibaret olmamalı. Daha somut sorular sorulabilir:
“Evdeki görünmeyen emeğin ne kadarını gerçekten paylaşıyorum?”
“İşyerinde kadın bir çalışma arkadaşımın sözü erkek bir çalışma arkadaşımın sözü kadar ciddiye alınıyor mu?”
“Bir kadın ayrımcılığa uğradığında sessiz kalıyor muyum?”
“Çocuk bakımını gerçekten eşit mi paylaşıyorum?”
Bu sorular suçluluk üretmek için değil, sorumluluk alanını genişletmek için sorulabilir.
Irk, Etnik Köken ve Göçmenlik: Mazlumluk Tek Katmanlı Değildir
Atasözündeki “mazlum” kavramının en önemli çağrışımlarından biri de farklı dezavantajların üst üste gelebilmesidir.
Bir kadın yalnızca kadın olduğu için değil; aynı zamanda göçmen, yoksul, etnik azınlık mensubu veya düşük eğitimli olduğu için daha fazla engelle karşılaşabilir.
İnsan hakları literatüründe buna kesişimsellik (intersectionality) deniyor. Birleşmiş Milletler İnsan Hakları belgelerinde kadınların maruz kaldığı ayrımcılığın ırk, etnik köken, sınıf, sosyoekonomik durum, engellilik, göçmenlik ve başka faktörlerle kesişebileceği açık biçimde ele alınıyor.
Türkiye'deki Türk ve Suriyeli kadın çalışanlarla yapılan ILO odak grup çalışması da bu açıdan oldukça anlamlı. Bursa, İstanbul ve Gaziantep'te 126 kadınla yapılan çalışmada; eğitim, aile sorumlulukları, kültürel ve yapısal engeller, ayrımcılık, kötü çalışma koşulları ve işyerinde şiddet gibi birden fazla faktörün kadınların çalışma hayatını etkilediği ortaya kondu. Suriyeli kadınlar açısından toplumsal cinsiyet ile mülteci statüsünün kesişmesi ek zorluklar yaratabiliyor.
Yani aynı “kadın” kategorisi içerisinde bile deneyimler birbirinden çok farklı olabilir.
Orta sınıf, yüksek eğitimli, büyük şehirde yaşayan bir kadınla düşük gelirli, kırsal bölgede yaşayan veya göçmen bir kadının karşılaştığı sorunlar aynı değildir.
Bu ayrımı yapmadığımızda, eşitsizlik hakkında konuşurken bile başka bir eşitsizlik üretebiliriz.
Sınıf Meselesini Görmeden Adaleti Konuşabilir miyiz?
Bence atasözünün modern yorumunda en çok ihmal edilen konulardan biri sınıf.
Çünkü adalet duygusu yalnızca “iyi insan olmak” üzerinden açıklanamaz. İnsanların sahip oldukları ekonomik kaynaklar, sosyal bağlantılar ve hukuki imkânlar da hak arama kapasitesini etkiler.
Bir işverenin karşısında hakkını arayan yüksek gelirli bir profesyonel ile aynı işyerinde asgari ücretle çalışan ve işini kaybetmekten korkan kişinin pazarlık gücü aynı değildir.
İkisi de aynı haksızlığa uğrasa bile sonuçları farklı olabilir.
Düşük gelirli bir çalışanın “hayır” deme maliyeti çok daha yüksek olabilir.
Bu nedenle “Neden hakkını aramadı?” sorusu bazen yüzeysel kalır. Daha doğru soru “Hakkını araması hâlinde ne kaybetme riski vardı?” olabilir.
İşte “mazlumun ahı” burada sosyal bir anlam kazanıyor. Bazen insanların sessiz kalması, yaşadıkları haksızlığı kabul ettikleri anlamına gelmez. Sessizlik, hayatta kalma stratejisi de olabilir.
“Aheste Aheste” Gerçekten Adaletin Gelmesi mi Demek?
Atasözünün en güçlü taraflarından biri “aheste aheste” ifadesidir.
Burada adaletin hemen ortaya çıkmayabileceği fikri vardır. İnsan bugün yaptığı haksızlığın sonucunu yarın görmeyebilir.
Ancak modern hukuk ve sosyal politika açısından önemli bir noktayı da eklemek gerekir: Adaletin kendiliğinden geleceğine güvenmek yeterli değildir.
Çünkü bazı haksızlıklar gerçekten yıllarca devam edebilir.
Bir kadın işyerinde ayrımcılığa uğradığında “Bir gün onun da başına gelir” demek adalet sistemi değildir.
Bir göçmen düşük ücretle çalıştırıldığında “Zamanla hakkını alır” demek yeterli değildir.
Bir çocuk yoksulluk nedeniyle eğitim fırsatlarından mahrum kaldığında “Hayatın adaleti vardır” demek, yapısal sorunu ortadan kaldırmaz.
Adaletin gerçekleşmesi için hukuk, denetim, sosyal koruma, eğitim, sendikal örgütlenme, erişilebilir şikâyet mekanizmaları ve eşit fırsat politikaları gerekir.
ILO da özellikle göçmen çalışanların karşılaştığı hak ihlallerinde yalnızca hukuki düzenlemelerin değil, bu düzenlemelerin uygulanmasının ve erişilebilir şikâyet mekanizmalarının önemini vurguluyor.
Dolayısıyla atasözünü günümüz açısından şöyle yeniden okuyabiliriz:
“Kimseyi ezme; çünkü yaptığın kötülüğün sonucu olabilir. Ama mazlumun hakkının korunmasını yalnızca zamana ve kadere bırakma.”
Kişisel Deneyim Meselesi: Ne Yaşadığımı Değil, Ne Bildiğimi Açıkça Söylemek
Bu yazıda “ben de bunu yaşadım” diyerek kişisel bir deneyim aktarmıyorum; böyle bir deneyime sahipmişim gibi konuşmak doğru olmaz. Buradaki kişisel değerlendirmem, atasözünün günlük hayatta çoğu zaman yalnızca bireysel intikam veya kader fikriyle yorumlanmasının eksik olduğu yönünde.
Benim açımdan sözün daha değerli tarafı, “güçlü olanın güçsüz olana karşı sorumluluğu” fikrini taşımasıdır.
Araştırma kaynakları ise bu yorumu özellikle kadınların ücretsiz bakım emeği, işgücü piyasası, göçmen kadınların kesişen ayrımcılıkları ve sosyal normlar üzerinden destekliyor. ILO, UN Women ve OHCHR gibi kurumların verileri, eşitsizliğin yalnızca bireysel davranışlardan değil, toplumsal yapıların işleyişinden de doğduğunu ortaya koyuyor.
Bu ayrımı açıkça belirtmek E-E-A-T açısından da önemlidir: Araştırmaya dayalı bilgiyi kişisel deneyim gibi sunmamak, kişisel yorum ile akademik/kurumsal bulguyu birbirinden ayırmak gerekir.
Sonuç: Mazlumun Ahını Almamak Yetmez, Mazlumun Yanında Durmak Gerekir
“Alma mazlumun ahını, çıkar aheste aheste” sözü belirli bir yazara ait değildir; anonim bir Türk atasözüdür. Temel mesajı, başkasına zulmetmenin ve haksızlık yapmanın sonuçsuz kalmayacağı konusunda uyarıdır.
Fakat sözün bugün hâlâ güçlü olmasının nedeni yalnızca “kötülük yapan cezasını bulur” demesi değildir.
Bize güç ilişkilerini hatırlatır.
Kim daha güçlü?
Kim daha az söz hakkına sahip?
Kimin emeği görünmez?
Kimin şikâyeti daha kolay ciddiye alınıyor?
Kimin ekonomik olarak “hayır” deme özgürlüğü var?
Kimin ten rengi, etnik kökeni, aksanı veya göçmenlik statüsü nedeniyle önyargıyla karşılaşma ihtimali daha yüksek?
Ve belki de en önemlisi:
Biz bir haksızlığı gördüğümüzde yalnızca “Allahından bulsun” mı diyoruz, yoksa haksızlığın ortadan kalkması için gerçekten bir şey yapıyor muyuz?
Çünkü “aheste aheste” gerçekleşmesi beklenen bir adalete güvenmek rahatlatıcı olabilir. Fakat toplumsal adalet, yalnızca kötülük yapanın sonunda bedel ödemesi değildir.
Gerçek adalet, mazlumun yıllarca beklemek zorunda kalmamasıdır.
Kadının yalnızca kadın olduğu için daha fazla bakım emeği taşımamasıdır.
Erkeğin yalnızca erkek olduğu için duygularını bastırmak zorunda bırakılmamasıdır.
Yoksulun hakkını ararken işini kaybetmekten korkmamasıdır.
Göçmenin veya etnik azınlığın sırf kimliği nedeniyle daha değersiz görülmemesidir.
Ve hiçbir çocuğun doğduğu ailenin gelir düzeyi nedeniyle hayatının başından dezavantajlı başlamamasıdır.
Belki de atasözünü bugün yeniden söylemenin en anlamlı yolu budur:
Mazlumun ahını almamak güzel bir başlangıçtır; fakat daha adil bir toplum için asıl mesele, insanların neden mazlum hâle geldiğini değiştirmektir.
Forumda Tartışmaya Açık Sorular
Sizce “mazlum” kavramı günümüzde daha çok bireysel haksızlıkları mı, yoksa toplumsal eşitsizlikleri mi ifade ediyor?
Bir insanın yaşadığı mağduriyetten ne kadarı bireysel davranışların, ne kadarı sosyal yapıların sonucudur?
Kadınların ücretsiz bakım emeğinin büyük bölümünü üstlenmesinde aile içi tercihler mi, yoksa toplumsal normlar mı daha belirleyici?
Erkeklerin toplumsal cinsiyet eşitliğinde sorumluluk alması için “suçluluk” dili mi, yoksa çözüm ve ortak sorumluluk dili mi daha etkili olur?
Yoksul bir kişinin hakkını arama imkânı ile ekonomik olarak güçlü bir kişinin hakkını arama imkânı gerçekten eşit midir?
Irk, etnik köken, göçmenlik ve sınıf gibi faktörler toplumsal cinsiyet deneyimini nasıl değiştiriyor?
“Çıkar aheste aheste” diyerek adaletin zaman içinde kendiliğinden gerçekleşmesini beklemek, bazı durumlarda mevcut eşitsizlikleri normalleştirebilir mi?
Sizce günümüzde “mazlumun ahını almamak” yeterli bir ahlaki ilke mi, yoksa haksızlığa uğrayan kişinin yanında aktif biçimde durmak da bireysel bir sorumluluk mu?
Kaynaklar ve Dayanaklar
Ömer Asım Aksoy, Atasözleri ve Deyimleri Sözlüğü — atasözünün sözlük kaynaklarındaki kaydı.
International Labour Organization (ILO) — bakım emeği, kadınların işgücüne katılımı ve Türkiye'deki bakım ekonomisine ilişkin veriler.
ILO — Türkiye'deki Türk ve Suriyeli kadın çalışanların deneyimleri ve kesişen ayrımcılık üzerine odak grup araştırması.
UN Women — Türkiye'de ücretsiz bakım ve ev işi dağılımı ile toplumsal cinsiyet eşitsizliği verileri.
UN Women — toplumsal normların ve toplumsal cinsiyet rollerinin eşitsizlik üzerindeki etkileri.
OHCHR — toplumsal cinsiyet, ırk, sınıf, etnik köken ve diğer kimliklerin kesişen ayrımcılık biçimleri oluşturabileceğine ilişkin insan hakları yaklaşımı.
Atasözünün anlamını kısaca netleştir
Tekrarlanan fikirleri yoğunlaştır