Mevlana rubai yazdı mı ?

Umut

New member
Tarih, edebiyat ve tasavvuf üzerine forum hikâyesi

# Mevlânâ Rubai Yazdı mı? Eski Bir Sandığın İçinden Çıkan Dört Mısranın Hikâyesi

# 1. Bölüm: Yağmurlu Bir Akşam Başlayan Merak

Geçenlerde eski kitapların arasında dolaşırken insanın aklına takılan bir sorunun bazen koca bir hikâyenin kapısını açabileceğini düşündüm. Hani bir kitap alırsınız, ilk sayfasını çevirirsiniz ve kendinizi hiç beklemediğiniz bir tartışmanın ortasında bulursunuz ya… İşte bu hikâyenin başlangıcı da tam olarak böyle.

Bir sahafın arka tarafında, tozlu rafların arasında duran, kapağı yıpranmış bir kitap dikkatimi çekti. Kitabın sırtında Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî'nin adı yazıyordu. Sayfaları karıştırırken kenara iliştirilmiş küçük bir not gördüm:

“Mevlânâ'nın asıl dili şiirdi; peki, rubai de yazmış mıydı?”

Basit gibi görünen bu soru, aklımda dönüp durmaya başladı. Çünkü Mevlânâ denildiğinde çoğumuzun aklına Mesnevî, sema, aşk, ney ve insanın kendi iç dünyasına yaptığı yolculuk geliyor. Fakat onun şiir dünyası, yalnızca uzun mesnevilerden mi ibaretti? Dört mısralık şiirler de yazmış mıydı? Yazdıysa bunlar neden daha az konuşuluyordu?

O akşam bu soruyu, tarihî metinleri araştırmayı seven arkadaşım Murat'a sordum. Murat, meseleleri mümkün olduğunca hızlı çözüme ulaştırmayı seven, elindeki bilgileri sınıflandırmadan rahat edemeyen biriydi. Ona göre bir iddianın doğruluğunu anlamanın en iyi yolu, önce belgeleri masaya koymaktı.

Bir de Zeynep vardı. Eski edebiyat metinlerini okurken yalnızca kelimelerin anlamına değil, o kelimeleri söyleyen insanın yaşadığı döneme, çevresine ve duygularına da dikkat ederdi. Murat bir metnin tarihini sorarken Zeynep, o metnin hangi insanlara seslendiğini merak ederdi.

Üçümüzün yaklaşımı farklıydı ama bu kez aynı sorunun peşine düşmüştük.

Murat telefonunu çıkarıp not almaya başladı.

“Önce eserleri ayıralım,” dedi. “Mesnevî, Dîvân-ı Kebîr, mektuplar… Sonra rubai meselesini bunların içinde değerlendirelim.”

Zeynep gülümsedi.

“Güzel. Ama bir şeyi de unutmayalım. Bir şiirin hangi kitapta bulunduğunu öğrenmek başka, o şiirin neden yazıldığını anlamak başka.”

Ben de sahafın loş ışığında duran eski kitaba yeniden baktım. Belki de asıl mesele, Mevlânâ'nın rubai yazıp yazmadığından daha genişti. Bir insanı gerçekten tanımak için yalnızca en ünlü eserlerini okumak yeterli miydi?

Forumda bu konuyu açmamın sebebi de tam olarak bu: Bazen küçük bir edebiyat sorusu, bizi tarih, kültür ve insanın kendini ifade etme biçimleri üzerine düşünmeye davet ediyor.

# 2. Bölüm: Murat'ın Defteri ve Kesin Cevap

Ertesi gün Murat'la bir kafede buluştuk. Önünde bir defter, yanında bilgisayarı vardı. Daha oturmadan konuyu açtı.

“Buldum,” dedi. “Mevlânâ rubai yazmış. Üstelik birkaç tane de değil. Rubaileri, Dîvân-ı Kebîr adıyla bilinen büyük şiir külliyatının içinde yer alıyor. Sonradan bunlar ayrı bir eser olarak da derlenmiş.”

Murat'ın yüzündeki memnuniyet görülmeye değerdi. Bir sorunun cevabını bulmuş, dosyayı kapatmaya hazırlanıyordu. Fakat ben hemen başka bir soru sordum:

“Peki, rubai dediğimiz şey tam olarak ne? Dört satırdan oluşan her şiire rubai diyebilir miyiz?”

Bu kez defterini yeniden açtı.

Rubai, klasik İran edebiyatında gelişmiş, genellikle dört mısradan oluşan özel bir nazım biçimidir. Kendine özgü vezin kalıpları vardır. Çoğunlukla ilk, ikinci ve dördüncü mısralar kafiyelidir; ancak farklı kafiye düzenleri de görülebilir. Aşk, hayatın anlamı, insanın faniliği, tasavvuf, bilgi ve hikmet gibi konular bu şiir biçiminin sıkça işlediği temalardır. Dolayısıyla dört satırlık bir şiirin rubai sayılması için yalnızca kısa olması yeterli değildir. TDV İslâm Ansiklopedisi'nin rubai maddesi bu nazım biçiminin tarihî ve edebî özelliklerini ayrıntılı biçimde ele alır. TDV İslâm Ansiklopedisi

Zeynep de konuşmaya katıldı:

“Düşünsene, uzun bir düşünceyi dört mısraya sığdırmak zorundasın. Bu, yalnızca şiir yazmak değil; neyi söyleyeceğine, neyi okurun zihnine bırakacağına karar vermek demek.”

Murat itiraz etmedi.

“Doğru ama önce kaynakları doğru okumamız gerekiyor. İnternette Mevlânâ'ya ait olduğu söylenen binlerce söz var. Bunların hepsini doğrudan onun kaleminden çıkmış kabul edemeyiz.”

İşte burada Murat'ın yaklaşımının değerini daha iyi anladım. Edebî bir metnin etkileyici olması, onun tarihî doğruluğunu tek başına kanıtlamıyordu. Özellikle Mevlânâ gibi yüzyıllar boyunca farklı dillerde okunan, tercüme edilen ve yorumlanan bir düşünür söz konusu olduğunda bu ayrım önemliydi.

Zeynep ise meselenin başka bir tarafını gösterdi:

“Bir sözün Mevlânâ'ya ait olmadığı ortaya çıksa bile, insanların neden o söze inandığını da anlamak gerekir. Belki söz onların ihtiyacına dokunuyor. Ama o ihtiyacı anlamak, yanlış atfı doğru kabul etmek anlamına gelmez.”

O gün üçümüzün ortaklaştığı ilk sonuç şuydu: Mevlânâ'nın rubai yazıp yazmadığı tartışmalı bir mesele değildi. Asıl mesele, onun rubailerini doğru tanımak ve şiirlerin etrafında oluşan kültürel hafızayı dikkatle değerlendirmekti.

Peki sizce günümüzde bir şiirin değerini belirleyen şey yalnızca kimin yazdığı mıdır, yoksa şiirin okuyucuda uyandırdığı anlam da en az bunun kadar önemli midir?

# 3. Bölüm: Konya'ya Uzanan Yol ve Yüzyılların Sesi

Murat'ın bulduğu bilgileri doğrulamak için konuyu daha geniş bir tarihî çerçevede incelemeye karar verdik. Hikâyemizdeki bir sonraki durak, elbette Konya'ydı.

Şunu da belirtmeliyim: Buradan sonrası, tarihî bilgilerden ilham alan kurgusal bir anlatıdır. Murat, Zeynep ve benim yaşadığımız konuşmalar hikâyenin anlatımını canlı tutmak için oluşturulmuştur; tarihî kişilerin ağzından aktarılan gerçek konuşmalar olarak değerlendirilmemelidir.

Konya'nın eski sokaklarında yürüdüğümüzü hayal edin. Bir yanda ticaretle uğraşan insanlar, diğer yanda medreselerde ders gören öğrenciler, hanlarda konaklayan yolcular ve farklı bölgelerden gelen dervişler var. On üçüncü yüzyıl Anadolu'su, yalnızca bugünkü Türkiye'nin sınırlarıyla açıklanamayacak kadar hareketli bir kültür dünyasına sahipti.

Selçuklu Anadolu'sunda Farsça, yüksek edebiyatın ve tasavvufî şiirin önemli dillerinden biriydi. Arapça, dinî ilimlerde ve bilimsel geleneklerde güçlü bir konuma sahipti. Türkçe ise farklı toplumsal çevrelerde gelişiyor, zamanla edebî alandaki etkisini artırıyordu. Ticaret yolları, göçler, siyasi mücadeleler ve farklı kültürlerin karşılaşması, insanların düşüncelerini ifade etme biçimlerini de şekillendiriyordu.

Mevlânâ'nın şiirlerini yalnızca bugünün kavramlarıyla değerlendirdiğimizde bu geniş dünyayı gözden kaçırabiliriz.

Zeynep, hayalî yolculuğumuz sırasında eski bir hanın avlusunda durdu.

“Şimdi bir düşün,” dedi. “Bir şehirde herkes aynı dili konuşmuyor. İnsanlar farklı yerlerden geliyor. Kimi geçim derdinde, kimi eğitim almak istiyor, kimi de yaşadığı kayıplara bir anlam bulmaya çalışıyor. Böyle bir ortamda şiir, yalnızca güzel söz söylemenin yolu olabilir mi?”

“Olmaz,” dedim. “İnsanların birbirini anlamasına da yardımcı olabilir.”

Murat hemen ekledi:

“Fakat şiirin toplumsal işlevini anlatırken onu bir tarih belgesi gibi kullanamayız. Bir şiirden dönemin bütün ekonomik ve siyasi şartlarını çıkarmak doğru olmaz. Başka kaynaklarla karşılaştırmak gerekir.”

Üçümüz yine aynı noktaya farklı yollardan ulaşıyorduk. Murat kanıtları düzenliyor, Zeynep insan ilişkilerini ve duygusal bağlamı sorguluyor, ben ise bu iki yaklaşım arasında bağlantı kurmaya çalışıyordum.

Mevlânâ'nın şiirlerinde aşkın, ayrılığın, arayışın ve insanın kendi benliğiyle hesaplaşmasının öne çıkması da bu çerçevede anlam kazanıyordu. Şiir, onun düşüncesinde yalnızca bir süs değil, hakikati aramanın ve ifade etmenin yollarından biriydi.

TDV İslâm Ansiklopedisi'nin Mevlânâ maddesi, onun şiirlerinin önemli bir bölümünün Şems-i Tebrîzî ile karşılaşmasından sonraki döneme ait olduğunu belirtir. Şems'le karşılaşma, Mevlânâ'nın hayatını ve şiir dünyasını anlamaya çalışan araştırmacılar açısından önemli bir dönüm noktasıdır. Bununla birlikte Mevlânâ'nın edebî hayatını yalnızca bu karşılaşmaya indirgemek de doğru olmaz. TDV İslâm Ansiklopedisi+1

Zeynep bir süre sessiz kaldıktan sonra şöyle dedi:

“Belki de bir şiirin doğduğu anı anlamak için yalnızca şairin hayatına değil, onunla karşılaşan insanlara da bakmalıyız. İnsan bazen bir düşünceyi tek başına geliştirir ama o düşüncenin hangi yöne gideceğini bir karşılaşma değiştirir.”

Bu söz, beni Mevlânâ ile Şems arasındaki ilişkiyi yeniden düşünmeye yöneltti. Şems'i yalnızca Mevlânâ'nın hayatına girip çıkan bir kişi olarak görmek yerine, onun düşünsel ve manevi dünyasında yeni soruların ortaya çıkmasına katkıda bulunan bir yol arkadaşı olarak değerlendirmek daha anlamlıydı.

Üstelik bu yaklaşım, edebiyat tarihinin ötesine de uzanıyordu. İnsanlar çoğu zaman başkalarıyla kurdukları ilişkiler sayesinde kendilerini daha iyi tanımıyor muydu?

# 4. Bölüm: Dört Mısrada Saklanan Büyük Dünya

Akşam olduğunda yeniden sahafa döndük. Bu kez amacımız bir şiir kitabı bulmaktan çok, rubailerin neden bu kadar etkili olabildiğini anlamaktı.

Sahafın sahibi, yaşlı bir adamdı. Bizi dinledikten sonra raflardan bir kitap çıkardı ve masanın üzerine koydu.

“Uzun şiirlerin insana bir yolculuk sunduğunu düşünürüm,” dedi. “Rubaiyse bazen o yolculuğun sonunda insanın cebinde taşıdığı küçük bir taş gibidir. Az yer kaplar ama dokunduğunuzda bütün yolu hatırlarsınız.”

Bu sözün tarihî bir alıntı olmadığını, sahafın hikâyemiz için oluşturulmuş karakterine ait olduğunu özellikle belirtmek gerekir. Fakat anlattığı benzetme, rubainin edebî gücünü açıklamak için oldukça elverişliydi.

Dîvân-ı Kebîr, Mevlânâ'nın gazellerini, rubailerini ve başka şiirlerini içeren geniş bir külliyattır. Eser, bazı kaynaklarda Dîvân-ı Şems veya Dîvân-ı Şems-i Tebrîzî adlarıyla da anılır. Bu adlandırmaların sebebi, Mevlânâ'nın şiirlerinde Şems-i Tebrîzî adının mahlas olarak kullanılabilmesidir. Ancak bu durum, söz konusu şiirlerin şairinin Şems olduğu anlamına gelmez. TDV İslâm Ansiklopedisi+1

Mevlânâ'nın rubailerinin sonradan ayrı bir eser olarak derlenmiş olması da önemlidir. Bu şiirler yalnızca büyük bir divanın içinde unutulmuş küçük parçalar değildir. Kendilerine özgü bir düşünce ve ifade dünyasına sahip oldukları için müstakil olarak da incelenmişlerdir.

Peki bu rubailerde ne buluyoruz?

Öncelikle aşkı. Ancak burada aşkı yalnızca iki insan arasındaki romantik duygu olarak anlamak eksik kalır. Tasavvufî şiirde aşk, insanın kendisini aşması, varoluşun anlamını araması ve hakikate yönelmesiyle de ilişkilidir.

İkinci olarak ayrılığı görüyoruz. Ayrılık, yalnızca kaybedilen bir kişiye duyulan özlem değildir; insanın kendi eksikliğini fark etmesi, aradığı şeyin ne olduğunu sorgulaması ve iç dünyasına yönelmesi için de bir başlangıç olabilir.

Üçüncü olarak hikmet ve düşünce karşımıza çıkıyor. Mevlânâ'nın rubaileri, okuyucuyu yalnızca duygulandırmakla kalmaz; bazen insanın kendi kabullerini yeniden değerlendirmesine de yol açar. Türk Edebiyatı İsimler Sözlüğü'ndeki Mevlânâ maddesinde, rubailerinin aşk, hasret, vuslat ve tevhid düşüncesi etrafında şekillendiği vurgulanır. Teis+1

Murat, kitabın sayfalarını incelerken önemli bir soru sordu:

“Bir şairin düşüncelerini anlamak için neden özellikle kısa şiirlerine odaklanalım? Mesnevî gibi geniş bir eser varken rubailer ne kazandırıyor?”

Zeynep cevap verdi:

“Çünkü insan her zaman uzun bir açıklamaya ihtiyaç duymaz. Bazen bir cümle, bir benzetme veya dört mısra, zihninde günlerce sürecek bir tartışma başlatır. Ama kısa olması, kolay olduğu anlamına gelmez.”

Bu kez Murat da gülümsedi.

“Yani kısa metin, kısa düşünce demek değil.”

İşte rubainin etkisini belki de bu cümleyle özetleyebilirdik.

Uzun bir eserde düşünce adım adım gelişebilir; karakterler, olaylar ve örnekler okuyucuya bir yol haritası sunar. Rubai ise çoğu zaman bu yolculuğun bir anını yakalar. Düşünceyi yoğunlaştırır, kelimeler arasındaki boşlukları da anlamın parçası hâline getirir.

Burada bir ayrıntıyı da unutmamak gerekir: Günümüzde sosyal medyada Mevlânâ adına paylaşılan her dört satırlık şiirin onun rubailerinden biri olduğunu söyleyemeyiz. Bazı metinler serbest uyarlama, bazıları başka şairlerin dizeleri, bazılarıysa kaynağı belirsiz sözler olabilir. Bir rubainin gerçekten Mevlânâ'ya ait olup olmadığını anlamak için güvenilir neşirlere, Farsça metinlere ve akademik çalışmalara başvurmak gerekir.

Sizce de bir şiiri sevmenin yanında onun kaynağını araştırmak, o şiire duyduğumuz saygıyı artırmaz mı?

# 5. Bölüm: Murat'ın Haritası, Zeynep'in Sorusu

Hikâyenin bu noktasında farklı düşünme biçimlerinin bize ne kazandırdığını daha açık görmeye başladık.

Murat, rubailer üzerine araştırma yaparken konuyu bir haritaya dönüştürmüştü. Önce güvenilir kaynakları belirlemiş, ardından eser adlarını, nazım biçimlerini ve tarihî bilgileri sınıflandırmıştı. Bu sayede yanlış bir bilgiye dayanarak sonuca ulaşma ihtimalimiz azalmıştı.

Zeynep ise araştırmanın insan tarafını ihmal etmememizi sağlıyordu. Bir şiirin yalnızca hangi tarihte yazıldığını değil, neden yüzyıllar boyunca okunduğunu da anlamaya çalışıyordu. Okuyucuların kendi hayatlarından parçalar bulabildiği metinlerin, tarihsel mesafeye rağmen nasıl canlı kalabildiğini sorguluyordu.

Bu iki yaklaşımı kadınlara ve erkeklere ait değişmez özellikler olarak değerlendirmek elbette doğru olmaz. Her insanın düşünme biçimi eğitimine, deneyimlerine, kişiliğine ve içinde bulunduğu koşullara göre değişir. Hikâyemizde Murat'ın çözüm odaklılığı ve Zeynep'in ilişkisel yaklaşımı, cinsiyetin zorunlu sonucu değil, karakterlerinin belirgin özellikleridir.

Asıl mesele, bu yaklaşımların birbirini tamamlamasıydı.

Murat'ın yöntemi olmadan yanlış bir şiiri Mevlânâ'ya mal edebilirdik. Zeynep'in soruları olmadan da araştırmayı yalnızca tarihler ve eser adları arasında sıkışmış kuru bir bilgi listesine dönüştürebilirdik.

Birlikte hareket ettiğimizde ise hem doğruluğu hem de anlamı arayabiliyorduk.

Bunu günümüzün bilgi dünyasına da uygulayabiliriz. İnternette bir söz gördüğümüzde önce kaynağını araştırmak çözüm odaklı bir yaklaşımdır. Ardından o sözün neden bize dokunduğunu, hangi duygumuzu harekete geçirdiğini düşünmek ise kendimizi ve başkalarını anlamamıza yardımcı olur.

İki yöntemden birini seçmek zorunda değiliz.

Üstelik bu mesele tarihî ve toplumsal açıdan da önemlidir. Edebiyat eserleri yalnızca yazarların kişisel dünyalarını değil, eserlerin üretildiği, aktarıldığı ve okunduğu çevrelerin izlerini de taşır. Yazma eserlerin çoğaltılması, şiirlerin sözlü olarak aktarılması, farklı dillere çevrilmesi ve sonraki kuşaklarca yeniden yorumlanması, edebî mirasın bugün nasıl algılandığını etkiler.

Mevlânâ'nın eserleri de bu uzun aktarım sürecinin bir parçasıdır. Bir şiirin farklı çevirilerde farklı kelimelerle ifade edilmesi, kimi zaman anlamın değişmesine yol açabilir. Bir dizeden alınan kısa bir bölüm, bağlamından uzaklaştırıldığında şairin düşüncesini olduğundan farklı gösterebilir.

Bu nedenle Mevlânâ'yı anlamak, yalnızca onun sözlerini paylaşmak değil, o sözlerin hangi metinde bulunduğunu ve nasıl yorumlandığını da araştırmaktır.

# 6. Bölüm: Eski Sandığın İçindeki Gerçek

Hikâyenin sonunda yeniden o sahafa döndüğümüzü düşünelim. Yağmur dinmiş, sokak lambaları yanmıştı. Başlangıçta yalnızca basit bir soruya cevap ararken şimdi elimizde çok daha geniş bir düşünce alanı vardı.

Murat defterini kapattı.

“Sonuç belli,” dedi. “Mevlânâ rubai yazdı. Rubaileri Dîvân-ı Kebîr'de bulunuyor ve daha sonra ayrı bir eser olarak da derlenmiş.”

Zeynep başını salladı.

“Evet. Ama bu bilgiye ulaşırken şiirlerin nasıl yaşadığını da gördük. Bir metin, yazıldığı dönemden çok sonra bile insanların sorularına eşlik edebiliyor.”

Ben ise başlangıçta gördüğüm küçük nota yeniden baktım. Mevlânâ'nın rubai yazıp yazmadığını soran cümle, artık yalnızca edebiyat tarihine ilişkin bir merak değildi. Aynı zamanda bilgiyi nasıl doğruladığımızı, bir eseri nasıl okuduğumuzu ve geçmişle nasıl ilişki kurduğumuzu sorgulayan bir soruya dönüşmüştü.

Gerçek hayatta bu yolculukta kullandığımız en önemli kaynaklardan biri, TDV İslâm Ansiklopedisi'nin Mevlânâ ve Dîvân-ı Kebîr maddeleriydi. Bu kaynaklar, Mevlânâ'nın şiir külliyatını ve rubailerinin edebî konumunu açıklığa kavuşturuyor. Türk Edebiyatı İsimler Sözlüğü ile Türk Edebiyatı Eserler Sözlüğü de rubailer ve divan hakkında ek bilgiler sunuyor.

Böylece sorunun cevabı netleşiyordu: Evet, Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî rubailer yazmıştır. Bu rubailer, Dîvân-ı Kebîr'in bir parçasıdır ve daha sonra müstakil bir derleme olarak da yayımlanmıştır. Kaynaklarda Mevlânâ'ya ait yaklaşık iki bin rubai bulunduğu belirtilir; bu sayı, şiir külliyatlarının aktarımı ve farklı neşirlerdeki tasnifler dikkate alınarak değerlendirilmelidir. TDV İslâm Ansiklopedisi+2

Ancak bu cevabın ötesinde, bence daha önemli bir soru kalıyor: Bir şairi gerçekten tanımak ne demektir?

Onun en bilinen eserini okumak mı? Şiirlerinin tarihini öğrenmek mi? Yoksa yüzyıllar önce söylenmiş bir sözün bugün kendi hayatımızda neye karşılık geldiğini araştırmak mı?

Belki de bunların hepsi.

Mevlânâ'nın rubailerine yaklaşırken hem tarihî doğruluğu gözetmek hem de şiirin insanın iç dünyasında açtığı alanı fark etmek gerekiyor. Çünkü bir metin yalnızca geçmişten gelen bir belge değildir; aynı zamanda bugünün insanına yeni sorular sorabilen bir düşünce aracıdır.

Ve belki de dört mısranın gücü tam burada saklıdır: Bize her şeyi hazır bir cevap olarak sunmaz. Bazen yalnızca bir kapı açar ve içeri girip girmeyeceğimize kendimiz karar veririz.

# 7. Bölüm: Forumda Sözü Size Bırakalım

Bu hikâyeyi burada bitirirken konuyu yalnızca bir bilgi paylaşımı olarak bırakmak istemiyorum. Çünkü Mevlânâ'nın rubaileri üzerine konuşmak, edebiyatın geçmişle bugün arasında kurduğu köprüyü de tartışmaya açıyor.

Sizden birkaç konuda düşüncelerinizi paylaşmanızı rica ediyorum:

- Mevlânâ'nın şiirlerini daha çok Mesnevî üzerinden mi tanıyorsunuz, yoksa rubailerine de ilgi duyuyor musunuz?

- Sizce dört mısralık bir şiir, uzun bir metin kadar derin bir düşünce aktarabilir mi?

- İnternette Mevlânâ'ya atfedilen bir söz gördüğünüzde kaynağını araştırıyor musunuz, yoksa sözün sizde uyandırdığı duygu sizin için yeterli mi?

- Bir edebî eseri anlamak için tarihsel bilgiyi öğrenmek mi daha önemlidir, yoksa eserin kendi hayatımızla kurduğu bağı keşfetmek mi?

Benim bu hikâyeden çıkardığım sonuç şu: Doğru bilgiyle kişisel yorum birbirinin düşmanı değildir. Tarihî kaynaklar bize neyin güvenilir olduğunu gösterirken edebiyat, o bilginin insan hayatındaki anlamını düşünmemize yardımcı olur.

Mevlânâ'nın rubaileri de tam bu iki alanın kesiştiği yerde duruyor. Onları yalnızca güzel sözler olarak okumak mümkün; fakat şiirlerin biçimini, tarihini, düşünce dünyasını ve aktarım sürecini araştırdığımızda çok daha zengin bir edebî mirasla karşılaşıyoruz.

Belki de forumdaki en güzel tartışma, kimin daha doğru bildiğini kanıtlamaya çalışmak değil, hep birlikte daha doğru sorular sormayı öğrenmek olacaktır.

Kaynaklar ve ileri okuma

1. TDV İslâm Ansiklopedisi - Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî.

2. TDV İslâm Ansiklopedisi - Dîvân-ı Kebîr.

3. TDV İslâm Ansiklopedisi - Rubâî.

4. Türk Edebiyatı İsimler Sözlüğü - Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî.

5. Türk Edebiyatı Eserler Sözlüğü - Rubâiyyât-ı Mevlânâ.
 
Üst